21 05 2017

Emeklilerden aylık hesaplamasında değişiklik talebi

Türkiye Emekliler Derneği (TÜED) Genel Başkanı Kazım Ergün, Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'ndaki aylık hesaplanma parametrelerinin emekli aylıklarını küçülttüğünü öne sürerek, "Karma emekli aylığı hesaplanma sistemi yerine bütün dönemleri kapsayan ve kendi içinde eşitliği sağlayan tek bir emekli aylığı hesaplanma sistemi getirilmelidir." dedi. Ergün, AA muhabirine yaptığı açıklamada, sosyal güvenlik sisteminin doğumdan ölüme kadar hizmet sunma özelliğine dikkati çekerek, bu görevi Sosyal Güvenlik Kurumunun başarıyla yürüttüğünü söyledi. Sosyal güvenlik sisteminde iyi uygulamaların yanında gözden geçirilmesi gereken noktalar da olduğunu belirten Ergün, şöyle konuştu: "Çalışılan dönemlerdeki kanun hükümlerine göre emekli aylığı hesaplanması, emekliler arasında eşitsizliği yol açıyor. Ekim 2008 sonrasında sigortalılık süresi uzadıkça, özellikle de asgari ücret üzerinden prim ödeyenlerin emeklilik haklarında büyük kayıplar dikkat çekiyor. Karma emekli aylığı hesaplanma sistemi yerine bütün dönemleri kapsayan ve kendi içinde eşitliği sağlayan tek bir emekli aylığı hesaplanma sistemi getirilmelidir." "Yaklaşık 300 lira artış olacak" Ergün, özellikle ekim 2008 sonrasında emekli olanların mağduriyetlerinin önemli bir sorun olmaya başladığını ileri sürerek, "Sosyal güvenlik sistemimizin uygulama farklılıkları, gelir ve aylık alanlar üzerinde büyük bir haksızlık oluşturmuştur. Sosyal güvenlik sistemimizde, gerçek anlamda tek çatı oluşturulamadığından, dönemsel eşitsizlikler giderek büyümüş, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve ... Devamı

01 05 2016

“Size Emredildiği Gibi”

“Emroğlunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hûd, 112, eş-Şûrâ, 15) Dosdoğru olmak, hiç yalpalamamak... Zikzak çizmemek. Sıcakta erimemek, soğukta donmamak!.. Kolay değil. Hattâ; “İnsanlar günah işlerler, günahkârların en hayırlısı tevbe edenlerdir.” (İbn-i Mâce, Zühd, 30) hadîs-i şerîfinin işaret ettiği hakikat ile düşünürsek, tam mânâsıyla istikamet sadece Peygamberlere mahsus. Onlardan dahî Cenâb-ı Hak zelleler sâdır olmasına müsaade buyurmuş, çeşitli hikmetlerle. Bu âyetin istikamet vurgusu, “Rabbim Allah’tır deyip sonra istikamet üzere olanlar...” (Fussılet, 30; Ahkāf, 13) ve benzeri âyet-i kerîmelerde de var. Kemâliyle istikametle yaşamak, gerçek kerâmet olarak isimlendirilmiş. Hak katında gerçek meziyet, bu. Üzerinde durulması gereken; bir de “emrolunduğun” kısmı var. Çünkü çoğu insanın ortalama bir istikamet duygusu vardır. Yani doğru yaptığını düşünme. Doğru bildiği yoldan gitme. Âyet-i kerîmede şöyle ifade edilir bu his: “De ki: Herkes, kendi mizaç ve meşrebine göre davranır. Bu durumda kimin doğru bir yol tuttuğunu Rabbiniz en iyi bilendir.” (İsrâ, 84) Mizaca, tabiata, yaradılışa uygun değil, “emre uygun istikamet.” Meşrebe, yetiştirilme tarzına, toplum anlayışına uygun değil, “emre uygun istikamet.” İlâhî talimatlara göre yaşamak. Nebevî emir ve yasaklarla hayatı tanzim. İslâm, teslimiyetten geliyor. Emir dinlemek, teslîmiyetin en güzel tariflerinden biri. “İşittik ve İtaat Ettik.” Müslüman şiarı: “Semi’nâ ve ata’nâ” “İşittik ve itaat ettik.” “İşittik ve şimdi itaat etmek için hikmetini öğrenmeyi bekliyoruz!” değil. “İşittik ama kat’î delille gelen bir farz yahut haram mıdır, yoksa sünnet veya mekruh cinsinden hafif (!) bir hüküm müdür, araştırmaktayız.” değil. “İşittik ve itaat edeceğiz.” de değil. Fiiller arası zaman farkı da olmayacak. Çünkü; “İşittik ama gençlik geçtikten / hacca gidip geldikten sonra uyacağız.” gibi emre itaat çeşitleri de müslümana yakışır cinsten d... Devamı

28 01 2016

Kul Borcu Yüzünden Allah'a Kulluğu Unutmak

Ölçülü olmak, mü’minin vasıflarındandır: Doyunca bırakmak, hatta daha tam doymadan bırakmak... Eskitmeden atmamak... Gerekmedikçe almamak... Alınca görünüp övülecek kadar değil, bir kısmı atılıp çürütülecek kadar değil, iş göreceği kadar almak, açığı kapatacak kadar almak... İslam’ın bize öğüdü budur. Allah-u Zülcelâl, israfı kınamış, tutumlu olmayı övmüştür. “Onlar ki, (Rahman’ın o has kulları) harcadıkları zaman ne israf ederler ne de kısarlar. Bu ikisi arasında orta bir yol tutarlar.” (Furkan, 67) Oysa şeytan ve dostları israfı tavsiye eder. “Gereksiz yere de saçıp savurma; zira böylesine saçıp savuranlar şeytanın kardeşleridir.” (İsra, 27) Tıka basa yemek... Bir kısmını çöpe atmak için almak... Daha eskime belirtileri görünmeden atmak... Her şeyini tüketinceye kadar tüketmek... Borçlanabildiği kadar tüketmek... Borç hanelerini de tüketince kendini tüketmek... Tüketme imkânı kalmayınca iç âlemini tüketmek... Gecelerini zikirle doldurup günlerine “Bismillah”, akşamlarını “Elhamdülillah” ile kapatan bir Ahî pazarı değil, birkaç yıl öncesine kadar bir Anadolu kasabasında zikir ehli birinin mütevazı dükkânından bir ayakkabı almaya çalışsanız belki size dönüp “Evladım, daha ayağındaki eskimedi ki, sen bunu eskit de öyle gel!” derdi. Ya bugünün dev AVM’lerinde, neredeyse dün aldığımızı üzerine biraz koydurup bugün değiştirmeye kalkışacaklar... “Tüket!” diyorlar bize. Tüketebildiğin ne varsa tüket! Tüketecek paran kalmayınca borçlan diyorlar, ne kadar borçlanabiliyorsan o kadar borçlan... Sonra tefeci karakteriyle “kredi” imkânları tanıyorlar. Ya sonrası? Amerikalı yazar Talane Miedaner, “Yaşam Koçluğu” adlı eserinde bakın neler diyor? “Bütün borçlar sıkıntı yaratır ve enerjinizi çalar; kendinizi iyi hissetmenizi, istediğiniz insanları ve fırsatları kendinize çekmenizi zorlaştırır. Borçsuz olduğunuzda tasasız ve hafif olmanız doğaldır. Borç yükünün ağırlığı altındayken rahatlamak hiç de kolay değildir. Bir bankanın başkan yardım... Devamı

25 12 2015

MUHABBET KÂİNATIN NÛRUDUR

“Kahrolası YAR!” Dememek İçin… Muhabbet, kâinatın hem nuru, hem hayatıdır. Muhabbet dünyanın rengi, kainatın ahengi, kalplerin feyzidir… İnsan, kainatın en şerefli mahluku olduğu için kâinatı kapsayacak muhabbeti, Allah-u Zülcelal insanın kalbine yerleştirilmiştir. Seveceğiz, istesek de istemesek de. Allah-u Zülcelal, kalbimize sevgi, muhabbet koymuş. Sevgi kuvveti; insanın kalbinin derinliklerine yerleştirilmiş köklü bir histir. Sevmek, insana Allah-u Zülcelal’in ilahi bir lütfu olduğu gibi, asli bir ihtiyaçtır. Önemli olan muhabbetin dengesini ve adresini iyi ayarlamak. İnsan, dünyevi ve nefsani duygularla sevgisini yönelttiği bir kimsenin kendisini üzmesi veya terk etmesi halinde, hiç bitmeyeceğini sandığı sevgisinin, bir anda büyük bir nefrete dönüşmesini neyle izah edebilir? Bir insanı “Allah belanı versin, Allah seni kahretsin YAR!” diyecek hale getiren duyguya, nasıl “sevgi” diyebiliriz? Peki, insan bu kadar sevgi yoğunluğunu yaşadığını düşünürken, bu ani dönüş nasıl olabilmektedir?.. Cevabı çok basit! Çünkü sevmeyi bilmiyoruz!.. Muhabbetteki dengeyi kuramıyoruz. Neyi, ne kadar sevmemiz gerektiğini bilemiyoruz? Korku-Sevgi Dengesi Allah-u Zülcelal insana korku ve sevgi gibi iki temel duygu vermiş. İnsanın yaşamı boyunca bu iki duygu, ya insanlara ya da Allah-u Zülcelal’e dönük olacaktır. İnsanlardan korkmak bizim için bir beladır. Çünkü, insan dünyada öyle şeylerden korkar ki, korkulan ona merhamet etmez, korkanın ricalarını kabûl etmez. İşte, o haldeki korku, insan için beladır. Korkuyu öyle birine yöneltmeliyiz ki, bizim korkumuz lezzetli bir boyun eğme olsun. Allah-u Zülcelal’den korkmak, O’nun rahmetine ve şefkatine iltica etmek demektir. Allah’tan korkmakta büyük bir lezzet vardır. Bir yavrunun korktuğunda koşup anne kucağına sığınması gibi. Korkuyu anne verir “Bak sana şu olacak, sen şu zarara uğrayacaksın!..” der uyarıcı ve şefkat veren bir edayla. Hatta çocuğuna “Gel kucağıma, öcü var orda” dediğinde, çocuğun anneni... Devamı

11 12 2015

DÜNYA HAYATI RÜYAYA BENZER

Dünyanın hakikatini insan tefekkürle anlıyor Allah-u Zülcelal Kur'an-ı Azimüşşan'ın birçok yerinde tefekkürü ve tefekkür ehlini övmüştür. Bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur; “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişmesinde, akıl sahipleri için gerçekten örnekler vardır. Onlar ayakta iken, otururken ve yanları üzere yatarken Allah'ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler ve şöyle derler; “Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tenzih ederiz. Bizi cehennemden koru.” (Âl-i İmrân; 190-191) Hazreti Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz de bir hadis-i şeriflerinde; “Bir saat tefekkür, altmış yıl ibadetten daha hayırlıdır.” (Deylemi) buyurmuşlardır. Tefekkür, öyle bir aynadır ki insana bütün sevaplarını ve günahlarını gösterir. Onun için İbrahim bin Ethem kuddise sirruhu “Aklın özü, tefekkürdür” demiştir. Tefekkür, kalbin amelidir ve insanı Allah-u Zülcelal'e ulaştırır. İnsanın Allahu Zülcelal’in muhabbettini kazanmak ve dünyanın gafletinden kendisini kurtarmak için hiç değilse iki üç güne bir oturup tefekkür etmesi, kendisini muhasebeye çekmesi lazımdır. Lokman-ı Hekim, köle idi, uzun süre yalnız başına oturuyordu. Onun efendisi yanına gelerek; “Ey Lokman! Sen yalnız başına oturmayı uzatıyorsun. Eğer insanlarla oturursan, sana arkadaşlık edecek kimseler bulunurdu.” deyince, Lokman-ı Hekim şöyle cevap verdi; “Uzun zaman yalnız başına oturmak, devamlı tefekkür etmeyi sağlar. Uzun, uzun tefekkür etmekte, insanı cennete götüren bir rehberdir.” Kişinin tefekkürü çoğaldıkça dünyanın hakikatinin farkına varıyor. Dünyanın hakikatinin farkına varan insan ise fani işlerden yüz çevirerek ebedül ebed baki olan ahiret hayatında faydası olacak salih amellere karşı iştiyak duyar. Bazı insanlar ahirete karşılık dünyayı tercih ediyorlar. Oysa ahiret nimetlerinin yanında, dünya nimetlerinin ne kıymeti ve değeri olabilir ki? Allah'u Zülcelal'in rızasını ve emirlerini düşünerek hareket edersek, Allah'u Zülcelal'de bizi ya... Devamı

06 11 2015

Peygamberlerin Yoludur Tevbe

Allah-u Zülcelâl kullarını dünyada imtihan ediyor. İmtihanlara sabredip, kazananlara kıyamet gününde Allah-u Zülcelâl’in rızasını, cenneti âlâyı nasip ediyor. Kazanmayanlar da Allah’ın gazabına ve cehennem azabına müstahak olacaktır, neuzübillah. Bir hata yaptığımız zaman tevbe edersek de inşaallah yine kazananlardan olacağız. Allah-u Zülcelâl, babamız Âdem aleyhisselatu vesselamın başından geçen hadiseleri de, esasen onun hatası bize ders olsun diye böyle takdir etmiştir. Ondan gelen zürriyeti de O’nun gibi böyle hata yaptığı zaman tevbe etsinler diye Allah’ın takdiri böyleydi. Lâin şeytan hata yaptığı zaman hatanın üzerinde ısrar etti, devam etti, tevbe etmedi. Bu sebeple lanetlendi, kovuldu. İşte onların iki farklı hali, Allah-u Zülcelâl’in kullarına verdiği iki misaldir. Bu imtihan kıyamete kadar devam edecek. Kim şeytana uyar, günah işlerse hatadan sonra tevbe etmeye çalışsın. Hatasında ısrar etmek hususunda da şeytana uymasın, neuzübillah. Kim kendi babasına, yani Hz. Âdem’in tevbe etme yoluna uyarsa, ondan varis kalan tevbeye sahip çıkarsa, hatasında ısrarlı olmazsa, babamız Hz. Adem gibi affedilecek, cennete girecek. Allah-u Zülcelâl, bir ayet-i kerimede, Babamız Âdem aleyhissalatu vesselamın hata yaptığı zaman şöyle dua ettiğini bildiriyor: “Ya Rabbi biz ikimiz, nefsimize zulüm ettik. Eğer Sen bizi affetmezsen, mağfiret etmezsen, bize merhametiyle muamele etmezsen biz zararlı olan kimselerden olacağız” (Araf, 23) Hz. Âdem babamız ile Havva anamız bu şekilde Allah-u Zülcelâl’e tevbe etti ve özür diledi Allah-u Zülcelâl’den. “Ya Rabbi hatalarımız ve unuttuğumuz olan şeylerle bizi muhasebe etme” diye, bu şekilde dua ettiler. Biz de kendimizi mahrum etmeyelim tevbeden ve mümin kardeşlerimize de anlatalım. Biliyorsunuz ahir zamandayız insanlar uzaklaşıyor dinden. Çevre bozuk ve insanlar çevreden etkileniyorlar. Onlar da birbirlerini bozuyorlar, biliyorsunuz. Yine nefs onların yolunu istiyor ve nefs oraya kayıyor. Ama bizim yolumuz cennete ulaş... Devamı

30 10 2015

Takvâsı Olmayanın Ameli Kabul Edilmez

Enes İbn-i Malik radıyallahu anhu buyuruyor ki; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Her kimin, yalnız kaldığında Allah’a isyan etmekten kendisini uzaklaştıracak bir verası yoksa Allah, onun amelinden bir şeye ne diye ehemmiyet versin!” (Deylemî, el-Firdevs, 4; 437) Bu hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Allah katında bir amelin makbul olması için çok önemli bir şartı haber vermektedir. Bu şart, vera; yani takvadır. Ancak bu takva, yakin derecede bir imandan ve murakabe yani Allah'ın onu her yerde gördüğü şuurundan doğan, ileri derece bir takvadır. Öyle samimi bir takva hali olmalı ki, yalnız insanların yanındayken değil, asıl yalnızken, kimse onu görmezken Allah’ın razı olmayacağı bir şey yapmaktan kendisini alıkoymalıdır. Bir mümin, insanların arasındayken zaten kötülük işleyemez. Ancak kimsenin şahit olmadığı bir yerde de günahtan uzak duruyorsa bu sırf kalbindeki imandan dolayıdır. Hadis-i şerif, bu şekilde samimi bir iman ve takva hali olmadığı zaman, Allah'ın kulunun amellerinden hiçbirine değer vermeyeceğini bildiriyor. Demek ki insanların görmediği yerde günah işleyen kişinin amelleri kabul olmuyor. Çünkü Allah'ın onu gördüğüne tam olarak inansaydı murakabeli olur, o günahı işlemezdi. Bu hadis-i şerif üzerinde düşündüğümüz zaman, küçük büyük, gizli aleni işlediğimiz birçok kabahatlerimiz için tevbe etmeye ne kadar çok ihtiyacımız olduğunu anlayabiliyoruz. Devamı

23 10 2015

Samimi Olursak Allah'ın Kudreti Bizimle Olur

Allah-u Zülcelâl daima kulların kalbine muttalidir, kalbindekileri bilir. Allah-u Zülcelâl insanın suretine, vücuduna bakmıyor; Allah-u Zülcelâl daima kalbinin içinde olan niyete ve kendi Rabbine karşı ne kadar samimi olduğuna bakıyor. Böyle olduğu için kalbimizi Allah'a karşı doğru yapmamız, samimi yapmamız lazımdır. Samimi niyetle, insan dünyada ne amel yaparsa, ister sevap olsun, ister günah olsun, hayır olsun, şer olsun, ne olursa olsun, kıyamet gününde bir zerre bile kaybolmadan önümüze gelecektir. Allah-u Zülcelâl bu konuda ayet-i kerimede şöyle buyuruyor: “Erkek olsun, kadın olsun her kim de, mü'min olarak doğru ve yararlı işler yaparsa, işte onlar cennete girecekler ve zerre kadar haksızlığa da uğramayacaklardır.” (Nisa; 124) Demek ki her kim olursa olsun, mümin olarak amel-i salih yaptığı zaman cennete girecektir ve amellerinden zerre kadar bir şey kaybolmayacaktır. Allah-u Zülcelâl böyle davranacak bize karşı kıyamet gününde. Bu aklı, Allah-u Zülcelâl çok kıymetli bir cevher olarak bize vermiştir ve bu şekilde gevşek davranışımızı akıl kabul etmiyor. Kıyamet gününde zerre kadar kaybolmamak suretiyle bütün amelimiz, dünyadaki davranışımız bizim önümüze geleceğine göre, böyle gafil bir şekilde davranmamızı akıl kabul etmiyor. Çünkü o zaman, insan öyle temenni edecek ki, isteyecek ki şark ve garbın arasındaki boşluk kadar salih ameli olsun. İsteyecek ki günahı hiç olmasın. İsteyeceğiz ama öyle davranmıyoruz işte. Nice nefeslerimiz, nice saatlerimiz, nice aylar, seneler geçiyor, bunları hayırlarla değerlendirmiyoruz, önümüzdeki hayatımız için. Aklım böyle kabul ediyor, sizinki de öyledir herhalde. Hiç akıl kabul etmez, önümüzdeki olaylara karşı, ebed’ül-ebed olan bir hayat için, Allah'ın verdiği bu fırsatı aklın gereğine göre değerlendirmiyoruz. Bakıyorum, insan ne kadar zarar yaparsa, ister amel-i salih yapmasın, isterse bir günah yapsın, isterse dünyaya meyilli olsun ahireti bıraksın, nereye bakarsan, altını kazdığımız zaman nefis çıkı... Devamı

24 07 2015

Çare, Sahabe-i Kiram Gibi Müslüman Olmak

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem vefat ettiğinde, yaklaşık yüz on bin sahabe yaşıyordu. Bunlardan sadece on bini Haremeyni’ş Şerifeynde vefat etti; yüz bini ise tebliğ, talim ve cihad için o mukaddes toprakları bırakıp dünyaya yayıldılar. Onlardan bazıları Kafkaslarda, kimi Rum diyarında, tâ İstanbul surlarının diplerinde, kimi İspanya’da, kimi Türkistan'da, kimi Afrika'nın o kızıl çöllerinde şehit oldu yâda vefat etti. Hâlbuki onlar Peygamberimizin şehrinde, onun hatıralarıyla yaşamayı ve o topraklarda ölmeyi isterlerdi. Fakat böyle düşünmediler. Neden? Peygamberimizin terbiyesi altında yetişmiş bu mübarek zatlar gayet iyi biliyorlardı ki İslam’da “Ben kendimi kurtarayım da başkası ne olursa olsun!” düşüncesine yer yoktur. Cenneti kazanmak, sadece kendini düşünmekle mümkün değildir. Eğer ferdi anlamda sadece ibadetlerle ve dualarla kurtuluş olsaydı Cenab-ı Allah, Kur’an-ı Kerim’de sosyal sorumluluklarla alakalı neden bu kadar ayet gönderdi? Bugün bizim Müslümanlığımız ile sahabe-i kiramın ve İslam’a hizmetle ömrü geçen ecdadımızın Müslümanlığını ayıran en önemli nokta da budur. Ne yazık ki günümüzde Müslümanlarının birçoğu, hiç bir sosyal sorumluluk hissetmeden, doğrudan rıza-i ilahiyeye ulaşma yöntemleri icat edildiğini sanıyor. İslam adına hiçbir hizmet üretmeden, başka Müslümanların derdiyle dertlenmek namına hiçbir fedakârlık yapmadan, bu yolda hiçbir imtihana uğramadan direk olarak cennete gitme formülü varmış gibi… Bu anlayışa sahip olanlara göre, dünyanın bilmem hangi coğrafyasında yaşayan Müslümanların sorunları bizi ilgilendirmez. Hatırlamaya bile gerek yok. Onların sorunları, onlara aittir. Elbette artık bu düşüncenin yanlışlığı anlaşılıyor ve meydana gelen felaketlerin de etkisiyle ümmette bir uyanış görülüyor. Öte yandan son zamanlarda İslam dünyasındaki uyanışı söndürmek isteyen küresel aktörler, bu sefer manevi eğitimi, kültürü, medeniyet birikimi ve görgüsü kıt bir kısım Müslüman grupları, Haricî mantığına dayalı çok... Devamı

19 06 2015

Oruç Tutun ki Sakınasınız…

Allah Azimüşşan ayet-i kerime ile Ramazan orucunu farz kıldığını beyan ediyor: “Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı ki, Allah'a karşı takvalı olun. Oruç size sayılı günlerde farz kılındı. (Bu günlerde) İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutar. Oruca dayanamayan (iyileşme umudu olmayan hastalar ve çok yaşlı kimseler), bir düşkünü doyuracak kadar fidye verir. Kim gönülden iyilik yaparsa o iyilik kendisinedir. Oruç tutmanız eğer bilirseniz sizin için hayırlıdır. O Ramazan ayı ki, insanları irşad için, hak ile batılı ayıracak olan, hidayet rehberi ve deliller halinde bulunan Kur'ân onda indirildi. Onun için sizden her kim bu aya şahit olursa onda oruç tutsun. Kim de hasta, yahut yolculukta ise tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza etsin. Allah size kolaylık diler zorluk dilemez. Sayıyı tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah'ı tekbir etmenizi ister. Umulur ki şükredersiniz.” (Bakara, 183-185) Allah-u Zülcelâl ayette, “Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, ” buyurmasından anlaşılıyor ki oruç ibadeti, daha önceki ümmetlere de emredilmiştir. Oruç tutmak İslam’dan önce, evvelki Peygamberlerin; Hz. Musa ve Hz. İsa’nın getirdiği şeriatlarda da vardı. Allah-u Zülcelâl’in “Bugün size dininizi kemale erdirdim; üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı beğendim…” buyurduğu İslam dininde de Ramazan orucu tutmak farz kılınmıştır. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, İslam’ın beş şartını bildirdiği hadis-i şerifinde Ramazan orucunu da zikretmiştir: “İslam beş esas üzerine bina edilmiştir: Allah”tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve Resulü olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, Ramazan orucu tutmak." (Tirmizi, İman, 3) Ramazan ayı dışındaki günlerde oruç tutmak sevaptır ama tutulmadığı zaman günahı yoktur. Farz olan Ramazan orucunu tutmanın sevabı çok büyüktür; mazer... Devamı

11 06 2015

RAMAZAN'IN FAZİLETLERİ

Ramazan ayının hakkını gözetelim! Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak kendisinde Kur'an'ın indirildiği aydır. Sizden her kim bu ayda bulunursa oruç tutsun." (Bakara, 185) Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ve ashab-ı kiram, Ramazan-ı şerifin gelmesiyle, birbirlerini tebrik ediyorlardı. Evet, bu ay çok büyük bir nimettir. Öyle mübarek bir aydır ki, bildiğimiz gibi değil! Onun sevabı, diğer ayların sevabı gibi değildir. Bu ayda yapılan ibadet, zikir, oruç diğer aylardakinden çok daha faziletlidir. Onun için, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz ve ashab-ı kiram, bu ay yaklaşınca birbirlerine müjde veriyorlardı. Birbirlerini gördüklerinde: "Sana müjdeler olsun! Ramazan ayına giriyoruz." diyorlardı. Daha bu ay gelmeden, onu sevinçle karşılıyorlar ve birbirlerini tebrik ediyorlardı. Burada, bizim almamız gereken çok mühim ölçüler vardır ki, biz de Ramazan ayını aşk ve muhabbetle karşılamalıyız. Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz şöyle buyurmuştur: "Ramazan bereket ayıdır. Allah bu ayda, günahları bağışlar, duaları kabul eder. Bu ayın hakkını gözetin! Ancak cehenneme gidecek olan, bu ayda rahmetten mahrum kalır." (Taberani) Buna göre, biz öyle bir aya giriyoruz ki; onun hakkını, ancak Allah-u Zülcelâl’in kuvvetiyle yerine getirebiliriz. O’nun kuvveti olmasa, O tevfik vermese, kalbimize hayır tohumu ekmese, bu Mübarek Ramazan Ayı’nda biz, hiç bir şey yapamayız. Mecma’ul Umus adlı hadis-i şerif kitabında, Ebu Hureyre radıyallahu anhden rivayet olunan bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, Ramazan Ayı hakkında şöyle buyuruyor: “Şehr-i Ramazan size geliyor. O, çok bereketli, hayırlı bir aydır. Onun içinde öyle hayırlar vardır ki, bir insan, nasıl bir elbiseyi giydiği zaman, o elbise, onun bütün bedenini örtüyor kaplıyor ise Allah da o hayırlarla kullarını örtüyor. Allah, o ayd... Devamı