Kur'an gurbet yaşıyor

2/7/2009 -Kategori: islam

DİNİ / KONULAR/ VE/ ALINTILAR::

Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) bir hadis-i şeriflerinde altı garipten bahseder: "Mescid, namaz kılmayanlar arasında; Kur'an-ı Kerim, fâsıkın kalbinde ya da onu okumayan birinin evinde; sâliha bir kadın kötü huylu bir adamın nikâhı altında; sâlih bir erkek arsız bir kadının yanında ve âlim, onun ilminden istifade etmeyen bir topluluk arasında gariptir."

Bir başka defa da şöyle buyururlar: "İnsanlar, öyle bir zamanı idrak edeceklerdir ki, o dönemde Kur'an bir vadide, onlar da başka bir vadide olacaklardır." Yani, o devrin insanları Kur'an'la aynı vadiyi paylaşamayacak, yeni ifadesiyle, aynı düzlemde buluşamayacak, farklı farklı kulvarlarda bulunacaklardır. Dolayısıyla Kur'an, onu okumayan, onda ne olduğunu bile merak etmeyen ve ondan istifade etmeyi hiç düşünmeyen insanların evlerinde, gönüllerinde garip kalacaktır. Zaten, asıl garip, yurdundan yuvasından uzak kalan, dostundan, ahbabından ayrı düşen değil, yaşadığı dünya içinde, bulunduğu toplum itibariyle hâlinden anlaşılmayan, kıymeti bilinmeyendir.

Kur'an-ı Kerim'e karşı ortaya konan şeklî saygının da kendine göre mutlaka bir değeri vardır, o da boşa gitmez. Fakat asıl olan, zarfla beraber mazrufa, lafızla beraber manaya ve Kur'an'ın mushafıyla beraber onun Rabbimizin kelamı oluşuna da saygı, hürmet ve muhabbet göstermektir. Mesela, insanlar onu atlastan bohçalara sarsalar, gül kokulu altın yaldızlı mahfazalar içinde evlerinin en yüksek yerine assalar.. sonra evlerini yükselttikçe onu daha da yükseğe çıkarsalar.. Her sabah kalktıklarında ve akşam yatağa yöneldiklerinde beş-on defa öpüp yüzlerine gözlerine sürseler de, eğer Kur'an-ı Kerim'in ortaya koyduğu davaya sahip çıkmıyorlarsa ona gereken değeri vermiş olamaz, hak ettiği hürmet ve muhabbeti ortaya koymuş sayılmazlar. Çünkü saygı ve sevgi adına yapılan şeylerin hepsi, ancak Kur'an'a karşı gerçek saygı ortaya konduğu zaman bir kıymet ifade eder.

Eğer bir insan, hazreti İkrime gibi her yerde Kur'an hakikatlerini anlatmaya ve onun hakiki bir hâdimi olmaya çalışıyor, sonra da onu sabah akşam hürmetle okuyup yüzüne-gözüne sürüyor ve gönlünde coşan Kur'an sevgisiyle mushafı bağrına basıp "Kelâm-u Rabbî - Benim Rabbimin sözleri" diyerek öpüyor, öpüyorsa, diğer saygı tavırları da bir mana ifade eder. Fakat, bir insan, Kur'an'ı okuyup anlama heyecanı taşımıyorsa, onu başkalarına da duyurma gayretinden mahrumsa, her bir ayet-i kerimeyi hayat veren bir nefes gibi muhtaçlara üfleme aşk u şevkinden uzaksa, onu sadece evinin en yüksek yerine asmak, bazı hususi gün ve gecelerde tozunu silerek öpüp alnına koymakla iktifa ediyorsa.. bu zahirî ve sûrî hürmet tavırları çok fazla şey ifade etmez.

Kalıcı Bağlantı

Regaib Kandili (25/26 Haziran 2009)

24/6/2009 -Kategori: islam

DİNİ / KONULAR/ VE/ ALINTILAR::Regâib, arapça bir kelimedir ve "reğa-be" kökünden gelmektedir. "Reğa-be", kelime olarak, herhangi bir şeyi istemek, arzulamak, ona karşı meyletmek ve onu elde etmek için çaba sarf etmek demektir. "Reğîb" kelimesi ise, "reğabe"'den türemiş olan bir isimdir ve kendisine rağbet edilen, arzulanan, taleb edilen şey demektir. Müennesi, "reğîbe"dir. "Reğîbe"nin çoğulu da "reğâib" dir. Kelime olarak "Regâib"in aslı budur.

Receb’in ilk cuma gecesine Regaib gecesi denir. Bu geceye Regaib gecesi ismini melekler vermişlerdir. Her Cuma gecesi kıymetlidir. Bu iki kıymetli gece bir araya gelince, daha kıymetli oluyor. Allahü teâlâ, bu gecede, müminlere, ragibetler [ihsanlar, ikramlar] yapar. Bu geceye hürmet edenleri affeder. Bu gece yapılan dua kabul olur, namaz, oruç, sadaka gibi ibadetlere, sayısız sevaplar verilir. Regaib gecesini ibadetle geçirmeli, kazası olan, hiç değilse bir günlük kaza namazı kılmalı! Kazası olmayan da nafile namaz kılar, Kur’an-ı kerim okur, tesbih çeker, tövbe istiğfar eder. Perşembe günü oruç tutup, gecesini de ihya etmek çok sevaptır. Receb ayında oruç tutmak faziletlidir.

Peygamberimiz (a.s.m)’ ın Ramazan ayından sonra en çok oruç tuttuğu ay Receb ayıdır. Bu Receb ayında oruç tutmanın muazzam, muhteşem sevabları var.

Bir de bu ayda sevablar kulların defterlerinin sevab hanelerine, bol bol dökülmesi dolayısıyla da recebül esabb denmiştir. Yâni, sevabların bol bol, şarı şarıl, gürül gürül döküldüğü ay demek... Sabbe, Arapçada dökmek demek... Nehrin de böyle dağlardan çağlayarak şaldur şuldur akıp da döküldüğü yere münsab derler; o da aynı kökten... Receb-ül esabb; Allah'ın rahmetinin cûşa gelip, ikram ü ihsanâtının şarıl şarıl, güldür güldür kullara geldiği ay demektir.

Arifler ve din alimleri kitaplarında yazmışlar ki, bu ay ekim, ekme, ziraat ayıdır. Sevaplı işler, oruç tutmak, tevbe etmek vs. güzel şeyler yapılır. Bir mahsulün ekilmesi gibi ziraat, ekim ayıdır. Şa'ban bakım ayıdır. Ramazan biçim ayıdır, yâni mahsulün alındığı aydır demişler. Demek ki Receb ayı, bizi Ramazan ayına hazırlayan bir mevsimin ilk adımı olmuş oluyor.

Onun için, "Receb ayı tevbe ayıdır." demişler. Yâni kul ne yapacak?.. "Yâ Rabbi! Ben anlayamamışım, hatâ etmişim, bilememişim, suçluyum, kusurluyum; beni affet..." diyerek hatâsını itiraf edip, hatâsından dönerek, Cenâb-ı Hakk'ın yoluna girecek.

Şa'ban ayı ibadetlere devam etme ayıdır. Ramazan da mükâfatlarını alma ayıdır. Böyle çeşitli kelimelerle bu ayların birbirleriyle irtibatlı olduğu beyan edilmiştir.

Regaib ile ilgili ayet-i Kerimeler:

Regâib kelimesi Kur'an'da geçmemektedir. Ancak "reğabe"den türemiş olan çeşitli kelimeler, Kur'ân'da sekiz yerde geçmekte ve "reğabe"nin ifâde ettiği mana için kullanılmaktadır .

Ayrıca, "Şüphesiz Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısına göre ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin." (Tevbe Suresi, 36) Hz. Peygamber’in ( a.s.m ) ( aşağıda hadisler bölümünde bulunan) bir hadisinde, ayet-i kerimede işaret buyurulan haram ayların, Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep ayları olduğu vurgulanmaktadır: "

Receb Ayı ve Regaib Gecesi ile İlgili Hadis-i Şerifler:

• Allahü teâlâ, Receb ayında oruç tutanları mağfiret eder. [Gunye]
• Receb-i şerifin bir gün başında, bir gün ortasında ve bir gün de sonunda oruç tutana, Receb’in hepsini tutmuş gibi sevap verilir. [Miftah-ül-cenne]
• Ramazan ayı dışında Allah rızası için bir gün oruç tutan, iyi bir yarış atının bir asırda alacağı mesafe kadar Cehennemden uzaklaşır.) [Ebu Yala]
• Şu beş gecede yapılan duâ geri çevrilmez. Regaib gecesi, Şabanın 15. gecesi, Cuma, Ramazan bayramı ve Kurban bayramı gecesi.) [İbn-i Asâkir]
• “Receb-i Şerîf’in birinci gününde oruç tutmak üç senelik, ikinci günü oruçlu olmak iki senelik ve yine üçüncü günü oruçlu bulunmak bir senelik küçük günahlara kefaret olur. Bunlardan sonra her günü bir aylık küçük günahların af ve mağfiretine vesile olur.” buyuruyorlar. (Camiu-s sağir)
• İbn-i Abbas -radiyallahu anh- Hazretleri: “Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Recep ayında bazen o kadar çok oruç tutardı ki, biz O’nu hiç iftar etmeyecek zannederdik. Bazen de o kadar çok iftar ederdi ki, biz O’nu hiç oruç tutmayacak zannederdik.” buyurmuştur. (Müslim)
• Muhakkak zaman, Allah’ın yarattığı günkü şekliyle akıp gitmektedir. Yıl on iki aydır. Bunlardan dördü haram aylardır. Ve üçü ard arda gelmektedir. Zilkade, Zilhicce, Muharrem bir de Cemaziye’l-âhirle Şaban ayları arasında gelen Mudar kabilesinin ayı Recep ayıdır." (Buhârî, Tefsir, Sure, 8,9)
• "Recep ayı Allah’ın ayı, Şaban benim ayım, Ramazan da ümmetimin ayıdır." (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 1/423)
• Yine mübarek üç aylardan ilki olan Receb ayının önemi ve değeri hakkında Enes b. Malik ( r.a. )'dan şöyle rivayet edilir: Receb ayı girdiğinde Hz. Peygamber şöyle derdi: "Allahım! Recep ve Şaban'ı bize mübarek kıl ve bizi Ramazan'a ulaştır." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/259)
• Receb’in ilk cuma gecesini ihya edene, Allahü teâlâ, kabir azabı yapmaz. Duâlarını kabul eder. Yalnız, 7 kimsenin duasını kabul etmez: Faizci, Müslümanları aşağı gören, ana babasına eziyet eden, Müslüman olan ve dinin emirlerine uyan kocasını dinlemeyen kadın, çalgıcı, livata ve zina eden, beş vakit namazı kılmayan. [Bu günahlardan vazgeçmedikçe, duaları kabul olmaz.] [Saadet-i Ebediyye]
• Receb büyük bir aydır. Allah bu ayda hasenatı kat kat eder. Receb ayında bir gün oruç tutana, bir yıl oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur. 7 gün oruç tutana, Cehennem kapıları kapanır. 8 gün oruç tutana Cennetin 8 kapısı açılır. On gün oruç tutana, Allah istediğini verir. 15 gün oruç tutana, bir münadi, “Geçmiş günahların affoldu” der. Receb ayında Allahü teâlâ Nuh aleyhisselamı gemiye bindirdi ve o da, Receb ayını oruçlu geçirdi. Yanındakilere de oruç tutmalarını emretti. [Taberânî]
• Kim Receb ayında, takva üzere bir gün oruç tutarsa, oruç tutulan günler dile gelip “Ya Rabbi onu mağfiret et” derler. [Ebû Muhammed]
• Hz. Aişe ( r.a ) validemiz, “Resûlullah, pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmaya çok önem verirdi.” buyuruyor. Çünkü Hadis-i Şerifte, “Ameller Allahü teâlâya pazartesi ve perşembe günleri arz edilir. Ben de amelimin oruçlu iken arz edilmesini istiyorum.” buyururdu. (Tirmizî)
• Receb ayında yapılan dua kabul edilir, günahlar affedilir. Bu ayda günah işleyenin cezası da kat kat olur. Hz. Hüseyin ( r.a) anlatır:
“Kâbe’yi tavaf ederken, yanık sesle Allahü teâlâya dua eden bir kimsenin sesini işittik. Babam bunu çağırmamı emretti. Güzel yüzlü, temiz bir kimseydi. Ancak sağ tarafı felç olmuş, kurumuş, hareketsiz idi. Ona, “Sen kimsin, durumun ne böyle?” dedim. O kimse dedi ki:
“Adım Menazil... Ben çalgı çalmak, şarkı söylemekle şöhret salmış, Arabistan’ın ünlülerinden bir gençtim. Hep nefsin arzuları peşinde koştum. Receb ve Şaban aylarında bile, bu günahlara devam ederdim. Salih babam, beni bu günahlardan kurtarmaya çalıştı. Bana, “Allahü Teâlânın azabı şiddetlidir, bir anda kahredebilir. Kötü arkadaşlardan vazgeç, bu kötü işleri bırak! Melekler ve bu aylar senden şikâyet ediyorlar” dedi. Nasihate hiç tahammülüm yoktu. Babamın üzerine yürüyüp, döverek susturdum. Üzüntülü ve kırık kalble, “Bu aylarda oruç tutup, geceleri ibadet ediyorum. Beytullah’a gidip şerrinden korunmak için, Allahü teâlâdan yardım dileyeceğim” dedi. Bir hafta oruç tutup, Kâbe’ye giderek, “Ey Rabbim, mazlumların âhını yerde bırakmazsın. Bu ayda, bu mübarek yerlerde yapılan duaları red etmezsin. Hakkımı oğlumdan al, onu felç et!” diye dua etti. Henüz duası bitmeden sağ tarafım felç oldu. Beni gören, “Baba bedduasına uğramış kişi” derdi.”
Hz. Hüseyin, “Baban bu hâline ne dedi?” buyurdu. O genç, “Babamdan özür diledim. Onun da babalık şefkati galip gelerek beni bağışladı. Beddua ettiği yerde, bu sefer şifa bulmam için hayır dua etmek üzere deve ile gelirken, devenin ürkmesi ile babam düşüp öldü. Şimdi çaresizim.” diyor. Hz. Ali bu felçli gence dua ediyor, Receb’de yaptığı bu dua bereketiyle de Hak teâlâ ona şifa ihsan ediyor.

Regaib Gecesi ile İlgili Risale-i Nur’da Geçen İfadeler:

Üstadımız! Nur talebelerinin okudukları bir eşi, bir benzeri daha dünyada olmayan "Cevşen-ül Kebir" isimli Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz Hazretlerinin duasını ve çok sevablı, çok nurlu, çok faziletli salavat-ı şerifelerinizi elde ettik, okumağa başladık. Sizin devam ettiğiniz bu pek kıymetdar, çok mübarek evradlar; bizim zikrimiz, bizim virdimiz oldu elhamdülillah! Fakat en ziyade Risaleleri okumağa gayret ediyoruz, ehemmiyet veriyoruz. Çünki Nur Risalelerini ne kadar sık sık okursak, bu dualardan daha ziyade feyz alıyoruz. Duaları, evradları mübarek gecelerde, hususan Leyle-i Regaib ve Leyle-i Mi'rac ve Leyle-i Berat, Leyle-i Kadir ve Cuma geceleri gibi vakitlerde okuyoruz. (Hanımlar Rehberi: 158)

“Evvelâ: Tekraren hem sizin Receb-i şerifinizi ve Leyle-i Regaib’inizi tebrik, hem Safranbolu’lu kardeşlerimizin tebriklerine mukabeleten şuhur-u selâselerini ve dört leyali-i mübarekelerini ve Nurlarla gayet ciddî alâkalarını tebrik ederiz." (Emirdağ L. - 1: 166)

Evvelâ: Seksen küsur sene bir ömr-ü manevîyi sizlere kazandıracak olan şuhur-u selâse-i mübarekeyi ve bilhassa bu geceki Leyle-i Regaib'i tebrik ediyoruz. (Kastamonu L.: 147)

“Evvelen: Seksen sene bir manevî ömr-ü bâki kazandıran şuhur-u selâsenizi ve mübarek kudsî gecelerinizi ve leyle-i regaibinizi ve leyle-i mi’racınızı ve leyle-i beratınızı ve leyle-i kadrinizi ruh u canımızla tebrik ve herbir Nurcunun manevî kazançları ve duaları umum kardeşleri hakkında makbuliyetini rahmet-i İlahiyeden rica ve hizmet-i Nuriyede muvaffakıyetinizi tebrik ederiz." (Emirdağ L.-2: 121)

Birinci Sualiniz: Mü'minin mü'mine en iyi duası nasıl olmalıdır?
Elcevab: Esbab-ı kabul dairesinde olmalı. Çünki bazı şerait dâhilinde dua makbul olur. Şerait-i kabulün içtimaı nisbetinde makbuliyeti ziyadeleşir. Ezcümle: Dua edileceği vakit, istiğfar ile manevî temizlenmeli, sonra makbul bir dua olan salavat-ı şerifeyi şefaatçı gibi zikretmeli ve âhirde yine salavat getirmeli. Çünki iki makbul duanın ortasında bir dua makbul olur. Hem bi-zahr-il gayb yani "gıyaben ona dua etmek"; hem hadîste ve Kur'anda gelen me'sur dualarla dua etmek. Meselâ:

Allahumme inni es’elukel afve vel-afiyete livelehu fid-dini ved-dünya vel-ahiret
Rebbenatina fid-dünya haseneten ve fil-ahireti haseneten ve gıne azabennar.


gibi câmi' dualarla dua etmek; hem hulûs ve huşu' ve huzur-u kalb ile dua etmek; hem namazın sonunda, bilhassa sabah namazından sonra; hem mevâki'-i mübarekede, hususan mescidlerde; hem Cum'ada, hususan saat-ı icabede; hem şuhur-u selâsede, hususan leyali-i meşhurede; hem ramazanda, hususan leyle-i kadirde dua etmek kabule karin olması rahmet-i İlahiyeden kaviyyen me'muldür. O makbul duanın ya aynen dünyada eseri görünür veyahut dua olunanın âhiretine ve hayat-ı ebediyesi cihetinde makbul olur. Demek aynı maksad yerine gelmezse, dua kabul olmadı denilmez; belki daha iyi bir surette kabul edilmiş denilir. (Mektubat)

Mübarek Kandil Gecelerini Nasıl Değerlendirmeliyiz?

1. Kur'an-ı Kerim okuyarak,
2. Peygamberimiz ( a.s.m)’ın mübarek duası olan Cevşen-ül Kebiri okuyarak,
3. Aile bireyleriyle birlikte günün mana ve ehemmiyeti hakkında sohbet ederek,
4. Allah rızası için namaz kılarak,
5. Hayatımızın geçmiş günleri ve yılları hakkında muhasebe yaparak,
6. Günahlarımızın bağışlanması için Allah'tan af dileyerek,
7. Sevgili Peygamberimize bol bol salât ve selâm okuyarak,
8. Dünya ve ahirete ait dileklerimiz için dua ederek,
9. Hastaları, yaşlıları ziyaret ederek; yoksulları, öksüz ve yetimleri sevindirerek,
10. Eş, dost ve yakınlarımızla tebrikleşerek,
11. Dargın ve küskünleri barıştırarak, değerlendirebiliriz


Regaib Gecesi Namazı Nasıl Kılınır?

Regâib Gecesi Namazı: Bu geceyi ibâdetle geçirmenin sevabı pek çoktur. Bu gecede kılınacak namaz 12 rek’attir. Bu namazın kılınışı şöyledir:

Her rek’atta fatihadan sonra üç kadir suresi ile 12 adette ihlas suresi okunur. Her iki rek’atta bir selam verilerek 12 rek’at tamamlanır. On ikinci rek’at kılınıp selam verildikten sonra yerinden kalkmadan yetmiş kere “ Allahumme salli ala Muhammedinin nebiyyil ummiyyi ve ala alihi” denilir. Sonra secdeye varılır. Secdede yetmiş kere “ subbuhun kuddusun Rabb-ul melaiketi verruhi” denir.

Sonra secdeden kalkılarak ettahiyyatta oturulur. Ve yetmiş kere “Rabbiğfir ve erham ve tecavez ta’lemü” dedikten sonra tekrar secde edilir. Secdede yetmiş kere “ subbuhun kuddusun Rabb-ul melaiketi verruhi” dedikten sonra, isteklerimizi alemlerin Rabbine arz edilir. ( İhya ulumuddin, Bedir yayınları, 1974, c:1, s:555)

Regâib namazını cemaatle kılmak bid'attir. Zaten terâvihten başka hiçbir nâfile namaz cemaatle kılınmaz.    ( Allah'ın aşkıyla yan bu gece, Mevlana gibi dön bu gece, secdeye varıp huzura erince, şu fakiride an bu gece. Hayırlı kandiller!  )

Kalıcı Bağlantı

Kin, afetler, dereceleri ve tedavisi

19/6/2009 -Kategori: islam

Kin, manevi kalpde olan bir hastalıktır ve Allah-u Zülcelal'in rızasına giden cennet yolunda bulunan bir engeldir.
Kin;  kalbin kin beslenen kimseyi devamlı hatırlayıp, ona buğz etmesi ve ondan tiksinmesidir.
İnsan, bir kimseden hemen intikam almaktan aciz kaldığı zaman, yutulan öfke içe döner, orada birikir ve en sonunda kine dönüşür. Halbuki Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şerif-lerinde; “Mümin kinci değildir”  buyurmuştur.

KİN'İN AFETLERİ
Şunu unutmamak lazımdır ki insan kalbini manevi olarak temizlemediği müddetçe, zahiri vücudu ne kadar temiz olursa olsun, o kişinin durumu çok tehlikelidir. Bazı kimseler temizlik hususunda çok titizdirler. Bu gibi kimselerin elbisesine bir pislik bulaşsa, canları çok sıkılır.
Çünkü titizlikleri nefistendir. Fakat kalblerinde bulunan, kin, kibir, ucub, riya gibi manevi kirlere hiç aldırmazlar. Oysa dehşetli olan kıyamet gününde insanı selamete çıkaracak olan şey, bu manevi kirlerden temizlenmiş olan bir kalpdir. Yoksa bu hastalıklar insanı mahveder.
Kin, öfkenin bir meyvesidir. Kalbinde kin bulunan kimseden, şu afetler hiç eksik olmaz.

1-Hased; Hased insanı, kin duyulan kimsenin elinde bulunan nimetlerin gitmesini istemeye sevkeder. Kindar o kimsenin sevinmesine ve bir nimete kavuşmasına üzülür; başına gelen musibetlerden dolayı sevinir. Bu ahlak, münafıkların ahlakıdır.

2-Kalpdeki Hasedin kökleşmesi; Kindar olan kişi, kin duyduğu kimsenin başına gelen musibetlere sevindiğini söz ve davranışlarıyla açığa vurur.
3-Kin duyduğu kimseye selam vermez, onun selamınıda almaz.
4-Kin duyduğu kimsenin kendisinden aşağı mertebede olduğunu düşünerek, daima onu küçümser ve hakaret gözüyle bakar.
5-Yalan, gıybet ve gizli halleri açığa çıkarmak gibi helal olmayan davranışlarda bulunur.
6-Daima kin duyduğu kimse ile alay eder.
7-Fırsat bulduğu zaman kin duyduğu kimseyi dövmeye veya incitmeye çalışır yada başkalarını onu dövmeleri için teşvik ederek eziyet eder.
8-Kin duyduğu kimseye borcu varsa borcunu vermez, akrabalık bağını koparmak, hakkını ve payını vermemek suretiyle onu bir takım haklardan mahrum bırakır.

Halbuki Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:
“Sizden (dinde) fazilet ve (dünyada) servet sahibi olanlar akrabalarına, yoksullara, Allah yolunda hicret edenlere vermelerinde kusur etmesin (ler). Affetsinler, (ve onların hatalarına) aldırış etmesin(ler). Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah çok bağışlayıcı ve çok esirgeyicidir.”  (Nur, 22)

Bir kimse, kin duyduğu kişiye karşı güleryüzlülüğü ve nezaketi, yardım etmeyi ve ihtiyaçlarını gidermeyi terkederse, kendisini manevi olarak mahveder ve Allah-u Zülcelal'in yanındaki mükafatlardan mahrum olur. Bu kinin en küçük derecesidir.

En küçük derecesi bile insanı böyle mahvediyorsa, daha ileri derecede olan kin kimbilir nasıl mahveder ve kıyamet gününde nasıl da muhtaç, pe-rişan bir hale koyar.

KİNİN DERECELERİ
Kin hususunda insanlar üç kısma ayrılırlar
1-Kendi nefsiyle mücahede edip, kin beslediği kimseye iyilik yapar, ona olan saygı ve hürmetini arttırırı. Bu hal, sadıkların derecesidir.
2-Kin duyduğu kimseye karşı iyilik yapmasada, kötülük yapmayıda doğru bulmaz ve kötülük yapmaz. Bu da, zahitlerin ve salihlerin derecesidir.
3-Kin duyduğu kimseye iyilik yapmaz, kötülük yapar. Bu da fasıkların ve zalimlerin derecesidir.

KİNİ TEDAVİ ETME YOLLARI
Kin ve düşmanlığın kaynağı; dünya sevgisi, baş olma arzusu ve insanların yanında mevki sahibi olma iştiyakıdır.

Eğer insan bunları kalbinden söküp atarsa, selamete kavuşmuş olur. Bazı evliyalar demişlerdir ki; “Bizim yolumuz, ruhlarıyla pislikleri temizleyenlerden başkasının girebilecekleri bir yol değildir.”

İnsan bu söze bakarak kendini düzeltmek ve kalbindeki hastalıkları tedavi etme yolunu tercih etmelidir. Böyle olduğu zaman, nefsinin hakirliğini bilir ve tevazu sahibi olur. O zaman kendisini hiçbir müslümandan farklı ve üstün olarak görmez. Tabi bu halde,  bir başkasına kin ve düşmanlık kapısını kapatır.

Nitekim Allah-u Zülcelal bu halde olan kullarını methederek ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur; “Onların kalplerindeki kini söküp attık. Artık onlar tahtlar üzerinde karşılıklı oturan kardeşlerdir.” (Hicir; 47)

Enes bin Malik (ra) demiştir ki;
Peygamber Efendimiz (sav) bana şöyle buyurdu;
“Eğer kalbinde hiçbir kimseye karşı kin taşımadan sabahlayıp akşamlamaya gücün yeterse bunu yap. Bu benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimi ihya ederse, beni ihya etmiş olur. Beni ihya eden ise, benimle birlikte cennettedir.”  (Tirmizi, ilim; 16; İbni Mace, Mukaddime,  15)
Allah-u Zülcelal'i arayan, O'nun sevgisiyle birleşen, ve O'nun zikriyle dost olan kalplerde kin ve düşmanlıktan eser kalmaz.


İnsanı Allah-u Zülcelal'in emir ve nehiylerini ve Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetini yaşamaktan alıkoyan, nefsin çirkin sıfatlarıdır. Bu sıfatlar, kalbi de manevi olarak hasta eder. İşte nefsin bu çirkin sıfatlarından temizlendikçe, kalp ıslah olur ve Allah-u Zülcelal ile kulun arasındaki maneviyat da düzelir.


Netice olarak, insan Allah-u Zülcelal'in rızasına giden cennet yolu üzerinde ilerlemek istiyorsa, kalbinde bulunan kin ve düşmanlığı atıp, insanların kendisine karşı yaptığı kusurları affetmelidir. Çünkü kin şeytanın ahlakı, insanları affetmekse, Allah-u Zülcelal'in peygamberlerin ve evliyaların ahlakıdır.


Seydâ (Muhammed Raşid)  Hazretlerine, bazı kişiler gelerek;
“Filan adam şöyle yaptı, böyle yaptı”  diye şikayet ettikleri zaman, diyordu ki;
“Biliyorum, fakat biz onları affetmezsek, Allah-u Zülcelal de bizi affetmez.”  Bu söz, bizim için çok büyük bir derstir. Her kim bu sözün peşinden gider, kin ve düşmanlığı terkederse, Peygamber Efendimiz (sav)'in şu hadis-i şerifine muhatap olur.

“Mahşer günü münadiler; “Allah-u Zülcelal'in üzerinde hakkı olanlar ayağa kalksınlar”  diye çağırırlar. Bunun üzerine binlerce insan ayağa kalkıp hesapsız olarak cennete girerler. Bunlar, dünyada affedenlerdir.”

Peygamber Efendimiz (sav) bir hadis-i şeriflerinde:
“Kıyamet gününde Cennet-i Âlâ, hesapsız cennete giren bir kul gördü. Ona:
“Sen hangi amelle bu dereceyi elde ettin?” diye sordu. Adam:
“Benim fazla bir amelim yoktu. Fakat akşam yatmadan önce kalbimde hiç kimseye karşı kin bulunmazdı.”  diye cevap verdi” (Buhari - Müslim)

Onun için bir kişi, birisine kin duyduğu zaman, ona her hangi bir zarar veremeyeceğini bilmelidir. Ama bu kin ile kendisini mahveder.


Madem ki bütün zarar kendisinedir, öyle ise insanın hem dünyasına hem ahiretine zararlı olan bu kini söküp atması gerekmektedir


Kalıcı Bağlantı

Zulüm

19/6/2009 -Kategori: dini

DİNİ / KONULAR/ VE/ ALINTILAR::

Zulüm, insan için çok büyük bir günahtır ve sahibi için ahirette çok büyük bir azabın sebebidir. Onun için insan başkalarına zulmetmekten sakınmalıdır. Çünkü aslında başkasına yapılan zulüm, kişinin kendisine zulümetmesi demektir. Kıyamet gününde kişi, hesap vermek için Allah-u Zülcelal'in huzuruna geldiği zaman, dünyada kime zulmetmişse, onunla yüzleştirilir.
Zalim olan kişinin sevapları, zulmettiği kişiye verilir. Eğer sevapları yetmezse, onun günahlarını yüklenir ve böylece cehennem azabına müstehak olur.

Zulüm üç kısımdır;
1-Kul ile Allah-u Zülcelal arasındaki zulümdür. Bu zulmün en büyüğü Allah-u Zülcelal'i inkâr etmek ve O'na ortak koşmak ve ikiyüzlülük etmek suretiyle münafıklık alametlerini üzerinde bulundurmaktır.
2-Diğer insanlara yapılan zulümdür.
3-İnsanın kendi nefsine karşı yapmış olduğu zulümdür.
Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur.
“Yalan söyleyerek Allah'a iftira edenden daha zalim kim vardır? İşte bunlar Rab'lerine götürülürler ve şahitlerde; “ İşte bunlar Rab'lerine karşı yalan söyleyenlerdir”  derler. Bilin ki, Allah'ın laneti zalimler üzerinedir.
Bunlar Allah'ın yolundan (insanları) alıkoyarlar ve o yolu bozmak isterler. İşte onlar ahireti inkâr edenlerdir.
Onlar, yeryüzünde Allah'ı aciz bırakamazlar.
Bunlar kendilerine yazık edenlerdir.
Ahirette en çok kayba uğrayacaklar da onlardır.”  (Hud; 18-19-20-21-22)

ZULMÜN AFETİ
Zulüm, kıyamet gününde sahibi için karanlıktır. Allah-u Zülcelal zulmün sahibi için ne kadar büyük bir afet olduğunu beyan ederek şöyle buyurmuştur.
“O zulmedenler, hangi akibete döndürüleceklerini yakında bileceklerdir” (Şuara; 227) Başka bir ayet-i kerimede ise;
“Zalimlerin ne bir yakını, ne de sözü dinlenir bir şefaatçisi vardır” (Mümin; 18) buyurmuştur.
Bu ayet-i kerimelerden de açıkça anlaşılmaktadır ki, Allah-u Zülcelal zulmü sevmemektedir. Zulmeden kimselere karşı gazablanmaktadır ve kıyamet gününde şiddetli azablar verecektir. Çünkü Peygamber Efendimiz (sav) bir hadisi kutsi de şöyle buyurmuştur;
“Allah-u Zülcelal buyuruyor ki; “ Ey kullarım! Ben, zulmü kendime haram kıldığım gibi, sizin aranızdada haram kıldım. Artık birbirinize zulmetmeyin”  (Müslim, Tirmizi, İbni Mace)

Başka bir hadis-i şeriflerinde ise;
“Kim bir karış toprağı zulmederek alırsa, o yerin yedi katı boynuna halka olarak takılır”  (Buhari) buyurmuştur.


İmam-ı Azam Ebu Hanife (rh.a.) şöyle demiştir;
“Bir kişi birisine haksızlık yaparken başka birisi ona sessiz kalır veya yardım ederse, o zulmedenin günahına ortak olmuş olur”  Rivayet edilmiştir ki;
“Bir adam kabre defnedildikten sonra, münker ve nekir melekleri yanına gelerek;
“Sana yüz kamçı vuracağız” dediler, Adam dedi ki;
“Ben dünyada şöyleydim” ve yaptıklarını saymaya başladı. Yaptıklarını saydıkça kendisine vurulacak kamçı adedi onar, onar düştü ve sonunda melekler dediler ki;
“Sana bir kamçı vuracağız” Bir kamçı vurunca kabrin içi ateşle doldu. Adam;
“Bana niçin vurdunuz” diye sordu? Melekler dediler ki;
“Bir kişi haksızlığa uğramıştı. Sen de onun yanından geçiyordun. Senden yardım istedi ama, ona yardım etmedin.” Buna bakarak, zulme uğrayan bir kimsenin hali böyle olunca, zalimin halinin nasıl olacağını Allah bilir.


Cabir (ra)'den şöyle rivayet edilmiştir;
“Habeşistan’a hicret edenler, Peygamber Efendimiz (sav)'in yanına döndüklerinde, Peygamber Efendimiz (sav) onlara;
“Habeşistan da gördüğünüz en acayip şey neydi”  diye sordu? Dediler ki;
“Yâ Resulallah! Biz birgün toplu olarak oturuyorduk. Bir ihtiyar kadın, başında su dolu bir testi olduğu halde yanımızdan geçti. Giderken bir gençle karşılaştı. Genç, bir elini kadının omuzuna koydu, sonra da onu itti. Kadın dizleri üstüne düştü. Su testisi de kırıldı. Kadın ayağa kalktı ve gence şöyle dedi;
“Ey zalim! Yarın Allah kürsüyü koyup, bütün insanları topladığında ve eller, ayaklar yaptıklarını bir, bir şahit olarak anlattıkları zaman senin ve benim durumum ne olacağını göreceksin.”  Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sav) buyurdu ki;
“Kuvvetlilerden, zayıfların hakkı alınmayan bir kavmi Allah nasıl yüceltir.”

Zulümden sakınmak lazımdır. Çünkü zulüm, kıyamet gününde sahibine karanlık, zahmet ve eziyetten başka birşey kazandırmaz. Eğer yerde ne varsa hepsi ve onunla birlikte bir misli daha zalimlerin olsaydı, kıyamet gününde kendilerine verilecek olan azabın şiddetinden kurtulmak için mutlaka bu mallarının tümünü feda ederlerdi. Ama maalesef o gün, zalimlerin pişmanlıkları kendilerine bir fayda vermez ve Allah-u Zülcelal, zulmettikleri kişilerin hakkını muhakkak onlardan alır.

Öyle ise akıllı kimse, Allah-u Zülcelal'den korkar ve haksızlık yapmak suretiyle hiç kimseye zulmetmez. Ama Allah-u Zülcelal dünyada zulmeden kimselere birşey yapmadığı için, zulüm yapanlar buna aldanıyorlar. Oysa Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede;
“Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları takdir edilen bir süreye kadar erteler”  (Nahl; 61) buyurmuştur.
Onun için zulümden kaçınmamız lazımdır. Çünkü zulmün zararı yine insanın kendisinedir.

Nitekim Allah-u Zülcelal başka bir ayet-i kerimede;
“Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar kendi kendilerine zulmettiler”  (Hud; 101) buyurmuştur.
Dünyada insanlara zulmedenler, kıyamet günü gelip çattığı zaman;
“O gün zalimlere özür dilemeleri hiçbir fayda sağlamaz”  (Mümin; 52) ve;
“O zulmedenler, azabı gördükleri zaman, artık onlardan azap hafifletilmez; Onlara mühlet de verilmez”  (Nahl; 85)

Bunlara bakarak, insanlara zulmetmekten kaçınmak, eğer zulüm yapmışsak, o zulmettiğimiz kişilerden helallık almak ve zulüm edilen kimselere de yardım etmek, Mümin olan herkesin görevidir. Çünkü Mümin, şefkat ve merhametlidir. Zalimden uzak durur, kimseye zulmetmez ve zulmedilen kimseye de yardım eder. Allah-u Zülcelal zalim kimselerden uzak durulması hususunda şöyle buyurmuştur.

“Zulmedenlere meyletmeyin. Aksi halde size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardımda göremezsiniz.”  (Hud; 113)


Rivayet edilmiştir ki;
“Zalimliği ile bilinen bir kişi, âlim bir zatı ziyarete gitti. Âlim olan zat, o zalim kendisine yaklaştığı zaman, onu görmemek için yüzünü kapadı. Zalim yanına gelince, o âlimin oğlu, zalim kişiden özür diledi ve dedi ki;
“Babam çok hastadır. Onun için yüzünü kapadı.”  Bunu duyan alim dedi ki;
“Hayır! Ben hasta değilim. Senin yüzünü görmemek için kendi yüzümü kapattım.”  Bunun üzerine o zalim kişi, zulmü terketti ve tövbe etti.
Zulme uğramış kimselere yardım etmekten de çekinmememiz lazımdır. Çünkü mazlumun en büyük yardımcısı Allah-u Zülcelal'dir. Yardımcısı Allah olana, yardım etmemek çok yanlıştır.

Peygamber Efendimiz (sav) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur;
“Mazlumun bedduasından korkun. Onun bedduası bir kıvılcım gibi göğe yükselir. Bir kimse, bir Mümine eziyet ederse, Bana eziyet etmiş olur. Bana eziyet eden de Allah'a eziyet etmiş olur. Allah'a eziyet eden de, cehennem de yerini hazırlasın.”  (Hakim)

Bilal'i Habeşi (ra) şöyle rivayet etmiştir;
“Birgün Peygamber Efendimiz (sav) ile beraber, Hz. Ebu Bekir (ra)'in evindeydik. Bu sırada kapı çalındı. Kapıyı açınca bir Nasrani (hristiyan) ile karşılaştım. Dedi ki;
“Muhammed (sav) burada mı?”  Nasrani'yi içeri aldım. Peygamber Efendimiz (sav)'e dedi ki;
“Ya Muhammed! (sav) gerçekten sen Allah'ın Resulü isen, bana zulmeden birisine karşı bana yardım et.”

Peygamber Efendimiz (sav);
“Sana kim zulmetti”  diye sordu? Nasrani;
“Ebu Cehil”  dedi. Peygamber Efendimiz (sav) hemen ayağa kalktı. Tam da sıcağın bastırdığı bir saatti.
Biz;
“Yâ Resulallah! O, şu anda kuşluk uykusundadır. Kendisini uykudan uyandırmana öfkelenip sana eziyet edebilir”  dedik. Bizim sözümüzü sanki duymamış gibi doğruca Ebu Cehil'in evine gelip, kızgın bir şekilde kapısını çaldı. Ebu Cehil öfkeyle kapıyı açtı. Peygamber Efendimiz (sav)'i görünce;
“İçeri buyur. Sen niçin geldin, birisini gönderip haber verseydin, ben gelirdim”  dedi. Peygamber Efendimiz (sav) buyurdu ki;
“Bu nasrani'nin malını almışsın. Onun malını hemen ver.”  Ebu Cehil dedi ki;
“Bunun için mi buraya kadar yoruldun! Bana birini gönderseydin, onun malını geri verirdim.”
Peygamber Efendimiz (sav) yine;
“Onun malını geri ver”  buyurdu. Ebu Cehil kölesine;
“Onun bütün malını çıkar kendisine geri ver”  dedi. Nasrani malını alınca Peygamber Efendimiz (sav);
“Ey adam, malının tamamını aldın mı”  diye sordu? Nasrani;
“Bir selem hariç hepsini aldım”  dedi. Peygamber Efendimiz (sav), Ebu Cehil’e;
“Onu da ver”  dedi. Ebu Cehil aradı, ama bulamayınca, ondan daha iyisini verdi. Bütün bunları aldıktan sonra Ebu Cehil'in karısı dedi ki;
“Ebu Talib'in yetiminin karşısında eğildikçe eğildin, kendini aşağı düşürdün.”  Bunun üzerine Ebu Cehil dedi ki;
“Eğer benim gördüğümü sende görmüş olsaydın, böyle konuşmazdın. Onun omuzlarında iki arslan duruyordu. Ne zaman;  'Onun malını vermem' demeye niyetlendiysem, arslanlar beni parçalamak için saldırmak istiyorlardı. Bunun için, O'nun isteğini yerine getirdim.”  Hz. Bilal (ra) diyor ki;
“Nasrani Ebu Cehil'in bu halini görünce;
“Ya Muhammed! (sav) Sen Allah'ın resulüsün, dininde haktır”  dedi ve müslüman oldu. Bu davranışı, bizim için çok güzel bir rehberdir. Bizde bir mazlum gördüğümüz zaman, ona yardım etmekten kaçınmamamız lazımdır. Böyle kimselere yardım edeni, Allah-u Zülcelal'de sever, diğer insanlarda sever.

Kalıcı Bağlantı

KİBİR

18/6/2009 -Kategori: islam

DİNİ / KONULA

KİBİR

Kalbi hasta eden ve cennet yolu üzerinde büyük bir engel olarak duran hastalıklardan birisi kibirdir.

Kibir; insanın kendisini başkalarından daha büyük olduğunu zannetmesi, tekebbür ise, bu düşünceyi hareketleri ile ortaya koymasıdır. Halbuki büyük olduğunu iddia etmek, ancak Allah-u Zülcelal'e layıktır. Mahlukattan kim bunu iddia ederse, o yalancıdır.

Kibir; kendini beğenmekten kaynaklanır. Kendini beğenmek ise bütün güzelliklerin hakiki kaynağını bilmemektir.

Güzel huylar, cenneti âlânın kapılarıdır. İşte kibir, insan ile bu kapılar arasına çekilmiş bir perdedir.

Allah-u Zülcelal, Kur'an-ı Kerim’in pek çok yerinde, kibrin ne kadar çirkin ve sahibi için ne kadar zararlı bir ahlak olduğunu beyan etmiştir. Bir ayet-i kerimede:

“Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetleri (mi anlatmaktan) çevireceğim”  (Araf 146)

Başka bir ayet-i kerimede:

“Kibirlenen ve büyüklenenlerin, Allah kalp (leri)ni mühürlemiştir.”  (Mümin 35) Başka bir ayet-i kerimede de:

“Bana kulluk yapmayı büyüklüklerine yediremeyenler aşağılanmış   olarak   cehenneme   gireceklerdir.”    (Mümin; 69)   buyurmuştur.

Peygamber Efendimiz (sav) de bir hadis-i şeriflerinde:

“Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan (insan)'ı Allah-u Zülcelal yüzüstü cehenneme atar”  (Ahmed ve Beyhaki)  buyurmuştur.

Başka bir hadis-i şeriflerinde:

“Böbürlenen mütekebbirler, kıyamet gününde zerreler gibi ayak altında haşrolurlar. Herkes onları çiğner. Her küçük, onların üstünde ve onlardan büyüktür. Sonra cehennemin ‘boles’ adındaki bir zindana atılırlar. Cehennem ateşi onları kaplar. Onların içeceği, cehennem halkının eriyen cesetlerinin suyudur.”  (Tirmizi, Amr bin Şuayb) buyurmuştur.

Vehb (ra) şöyle demiştir: “Allah-u Zülcelal Adn cennetini yarattığı zaman, ona baktı ve “Sen, mütebbirlere haramsın. Onlar sana giremezler.”  buyurdu.

Muhammed bin Hüseyin (ra) da: “İnsan kibirlendiği zaman aklı azalır.”

Şeytanın birçok zinetleri ve aletleri vardır. Onun zinet ve aletlerinden biri de Allah-u Zülcelal'in nimetlerine karşı gösteriş yapmak, kullarına karşı kibir yapmak ve nefsin arzularına uymaktır.

O kul, ne kötü bir kuldur ki kibirlenerek, kibirlilerin gerçek sahibi Allah-u Zülcelal'i unutur.

Şah-ı Hazne (ks), Gavs (Abdülhakim) hz.lerine yazdığı bir mektupta:

“Kendini moskof kafirlerinden iyi görme. Olabilir ki o bir gün iman eder ve Allah-u Zülcelal'in yanında tertemiz olur”  demiştir. Onun için insan her türlü hata ve günahın kaynağı olan kibirden kendisini muhafaza etmek için gayret göstermelidir.

Şunu hiç unutmamak gerekir ki, şeytan aleyhillaneyi, Adem (as)'e secde etmekten ve ebedi olarak Allah-u Zülcelal'in rahmetinden mahrum eden kibirdir.

Bütün bunlara bakarak;

“Yeryüzünde kibir ve azemetle yürüme. Çünkü asla yeri yaramazsın ve boyun da dağlara ulaşamaz.”  (İsra 37)

“İnsan şimdi baksın, neden yaratıldı. O, atılan bir sudan yaratıldı.”  (Tarık; 5-6)

“Kahrolası insan, ne nankör şey. (Bu kibir nedir? O hiç düşünmez mi) onu yaratan neden yarattı? Bir meni parçasından yarattı da insan biçimine koydu.”  (Abese; 17-19) Bu ayet-i kerimeleri bizim için ne kadar güzel uyarılardır. İnsan, bu uyarılara bakarak, daha neyi ile kibirlenebilir ki?

Ebu Bekir Huzeli (ks) demiştir ki:

Bir gün Hasan-ı Basri (ks) ile beraberdik. Amr bin Ehtem gelip mihrabın yanına geçmek istedi. Üzerinde topuklarına kadar uzanan, altın işlemeli bir elbise vardı. Sallana, sallana yürüyordu. Hasan-ı Basri (ks) ona dedi ki:

“Aman bu ne kibir! Kibrinden  kimseyi görmüyor sağına, soluna bakarak yürüyorsun. Sen ne kadar ahmaksın ki hakkı ödenmemiş gayri meşru kazancına bakıp böbürleniyorsun. Vallahi senin bu yürüyüşün delilerin yürüyüşü gibidir.”  Bu sözleri işiten Amr bin Ehtem, Hasan-ı Basri'den özür dilemek için yanına gelince, yine ona şöyle dedi:

“Benden özür dileme. Rabbine tövbe et. Sen Allah-u Zülcelal'in;

“İnsanları küçümseyip yüz çevirme, yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Şüphesiz Allah, kendini beğenip övünen hiç kimseyi sevmez.”  (Lokman; 18) buyurduğunu duymadın mı?”

 

KİBRİN AFETLERİ

 

Kibirlenen ve böbürlenen insan, sanki kabri geride bırakmış ve amelinin mükâfatını almış gibi gençliği ile mağrur olur. Halbuki  önünde çok büyük tehlikeler vardır. Bu tehlikelerden kendisini koruyabilmek için kalbini ıslah etmeye yönelmesi lazımdır. Çünkü Allah-u Zülcelal, kullarından bedenlerini değil, kalplerini ıslah etmelerini istemektedir.

Kibrin insan için birçok afetleri vardır. Kibirli kimse, kendisi için sevdiği bir şeyi, başkası için sevmez. Yani kendisinde olmasını istediği birşeyin başkasında olmasını istemez.

Kibirli kimsede, ancak müttakilerin ahlakı olan tevazu bulunmaz.

Kibirli kimse kin, haset, çekememezlik gibi hastalıklardan kurtulamaz. Halbuki bu hastalıkların terkedilmesinde, Allah-u Zülcelal'in izzet ve şerefi vardır.

Kibirli kimse, nasihatı kabul etmez. İnsanların gıybetini yapmaktan kendini alamaz.

Kibirli kimse, bu kibrini muhafaza etmek için her kötülüğü yapabilir ve böylelikle iyi hasletleri kaybeder.

Kibir sahipleri, tefekkür etmekten ve ibret almaktan mahrumdurlar. Nasıl, bir ürün sulu ve yumuşak topraklarda yetişir, sert ve susuz topraklarda yetişmezse, hikmette mütevazi kalplerde yetişir, kibirli olan kalpte yetişmez. Başını tavana kadar kaldıran kimsenin başı tavana değer ve yaralanır. Başını eğen kimselere de, tavan gölge olur ve onları korur.

 

KİBİR KİMLERE KARŞI YAPILIR?

 

Kibir Allah-u Zülcelal'e, O'nun Peygamberine veya diğer insanlara karşı yapılır.

1-Allah-u Zülcelal'e karşı yapılan kibir, kibrin en kötüsüdür. İnsanı buna sürükleyen şey, cehalet ve azgınlıktır. Firavun kibrinden dolayı:

“Ben sizin Rabbinizim”  (Naziat; 24) demiş ve Allah-u Zülcelal'e kul olmayı kabul etmemiştir. Onun için de Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede: 

“Onlara 'Rahmana secdeye varın' denildiği zaman; 'Rahmanda neymiş? Bize emrettiğin şeye mi secde edeceğiz' derler. Bu onların büsbütün imandan uzaklaşmalarını arttırır.”  (Furkan; 60) buyurmuştur.

2-Diğer bir kibirde peygamberlere karşı yapılan kibirdir. Bu, insanın kendisi gibi bir insana uymayı kabul etmemesidir. Bu bazen bilmeden cehaletle olur, bazen de bilerek olur.

Nefis, insanın hakkı kabul etmesine ve peygambere uymasına engel olur. Bu kimseler hakkında Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede;

“Bizim gibi iki insana mı uyacağız.”  (Müminun; 47) buyurmuştur. Peygamberlere karşı yapılan kibir, Allah-u Zülcelal'e karşı kibirden bir derece aşağı olmasına rağmen, ona çok yakındır. Çünkü bu da Allah-u Zülcelal'in emirlerini kabul etmemektir.

3-Kibrin üçüncü derecesi ise, insanlara karşı yapılan kibirdir. Bu da kendini büyük, karşısındakini küçük görmektir. İki sebepten dolayı insan için çok tehlikelidir.

Birincisi; Kibir, izzet ve üstünlük ancak Allah-u Zülcelal'e yaraşır. İnsan kibirlendiği zaman, aynen bir hizmetçinin padişahın tacını giyip, tahtına oturup hükmetmesine benzer. Tabii bir hizmetçi böyle yaptığı zaman, padişah tarafından ağır bir şekilde cezalandırılır. Onun içinde Peygamber Efendimiz (sav) Hadis-i Kutside şöyle buyuruyor:

“Allah-u Zülcelal buyuruyor ki: Azamet benim izarım (gömlek), kibriyalıkta ridam (cübbe)'dır. Kim benimle bu hususta ortaklığa kalkışırsa belini kırarım”  buyurmuştur.

Kibir, ancak Allah-u Zülcelal'e layık olup, kullarından hiç birine layık olmadığına göre; O’nun kullarına karşı kibir yapmaya kalkışanlar Allah-u Zülcelal'e karşı günah işlemiş olurlar.

İkincisi; Kibir öyle bir rezilliktir ki kibirli, Allah-u Zülcelal'in bütün emir ve nehiylerine karşı muhalefet etmeye davet eder. Zira kibirli bir insan, başka birisinden hakikati duysa, dahi kabul etmek istemez, hemen karşısına çıkar.

Onun için dini konularda tartışanlar, hemen birbirlerini inkara kalkışırlar. Hatta birisi doğruyu, hasmı olan kişinin ağzından duysa, hemen çeşitli yollardan bile bile onu çürütmeye çalışır. Halbuki bu hal, kâfir ve münafıkların bir vasfıdır.

İbni Mesud (ra):

Bir adama; “ Allah'tan kork”  denildiği zaman;

“Sen kendine bak, bana karışma”  dedi mi, bu günah olarak kendisine yeter”  buyurmuştur.

Demek ki kibir, insanlara karşı da yapılsa, çok yanlış bir yoldur. Çünkü, insanı diğer insanlardan başlamak suretiyle Allah-u Zülcelal'e karşı kibretmeye kadar götürür. İlk olarak şeytan, Adem (as)'a karşı kibirleniyordu. Allah-u Zülcelal:

“Adem'e secde edin”  diye emrettiği zaman dedi ki:

“Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın. Onu da topraktan yarattın”  (Sad;76)

Ve bu hali sebebiylede en sonunda Allah-u Zülcelal'in düşmanı oldu ve O'nun rahmetinden ebedi olarak kovuldu.

 

KİBRİN SEBEPLERİ

İnsan, kendisini büyük görmedikçe; onda kibir olmaz. Kendini büyük görmek için de kendisinde kemal sıfatlarından birinin bulunmasına inanmış olması gerekir. Kemal sıfatları ise dini ve dünyevi olmak üzere iki kısımdır.

Dini kemal, ilim ve ameldir. Dünyevi üstünlük sıfatları ise asalet, güzellik, kuvvet, servet ve nüfuz gibi şeylerdir.

İlim, kibrin birinci kapısıdır

İlim sahibi olan kişi, hemen ilmin şerefiyle şereflenmek ister. Kendisini büyük görerek, diğer insanları hakir görmeye başlar. Her yerde, insanlardan saygı ve hürmet bekler ve gördüğü saygı ve hürmetin kendi hakkı olduğunu düşünür.

Bu, ilim sahibi kişinin dünyevi açıdan yaptığı kibirdir. Ahiret bakımından da, ilmi sayesinde kendisini Allah-u Zülcelal'e  herkesten daha yakın görür. Kendisini daima üstün olarak görüp, başka insanlar için endişelenir; fakat kendisini emniyette hisseder.

Oysa gerçek ilim, insanın kendisini ve Rabbini bilip, son nefesinde dünyadan imanlı olarak mı, yoksa imansız olarak mı ayrılacağından korkmasıdır. İşte bu hakiki ilim, insanın emin olmasını değil, Allah-u Zülcelal'den korkmasını, tevazu ve huşuunu arttırır.  Gerçek  ilim  sahibi,  bu ilim  nimetinin şükrünü hakkıyla yerine getirmediğini ve Allah-u Zülcelal'in;

“Sana verdiğim ilim ile ne yaptın”  diye kendisini sorguya çekeceğini düşünerek, herkesi kendinden hayırlı görendir. Onun için Ebu'd Derda (ra) buyurmuştur ki;

“İlmi çoğalan kimsenin sancıları çoğalır.”

Demek ki ilim, kibrin en büyük sebebidir.

Huzeyfe (ra) bir gün cemaate namaz kıldırıp selam verdikten sonra, dedi ki:

“Bundan sonra kendinize ya başka bir imam bulursunuz, yada namazınızı  yalnız  başınıza  kılarsınız.  Ben  bir  daha   imamlık   yapmam. Çünkü namaz kıldırırken, aklımdan;

“Bu cemaatte imamlığa benden daha layık kimse yok”  diye bir düşünce geçti. Bu da kibir alametidir. Onun için bir daha imamlık yapmam.”

Onlar, Allah-u Zülcelal'in emir ve nehiylerini ince ince yerine getiriyorlardı. Buna rağmen, kendi üzerlerinde bir muhafız gibi davranıyorlar ve kalplerini daima kontrol ediyorlardı. Onların bu hallerinden gücümüz yettiği kadar ibret almamız lazım.

Çünkü Allah-u Zülcelal, saniyesi saniyesine kalbimize mutta-lidir, vakıftır. Kalbimizde olan biten herşeyden haberdardır.

Allah-u Zülcelal, bütün dünyayı Hz.Süleyman (as)'ın emrine vermişti. Hz.Süleyman (a.s.) bir gün memleketine şöyle bir göz atınca, kalbi memleketine meyletti, ondan hoşlandı. Bunun üzerine, Allah-u Zülcelal rüzgara:

“Onun elbiselerini kaldır”  diye emretti. Rüzgar da onun elbiselerini havaya uçurdu ve Süleyman (as)'ın avret yerleri açıkta kaldı. Süleyman (as) rüzgara:

“Ey rüzgar! Elbiselerimi yerine getir!” diye emretti.Rüzgar da:

“Sen de kalbini yerine getir”  diye cevap verdi.

Kibrin bir kapısı da amel ve ibadettir

Amel ve ibadet sahipleri, başkalarına böbürlenme rezaletinden kurtulamazlar. Oysa  bazı evliyalar:

“Amelin meyvesi, tevazudur”  demişlerdir. Onun için insan, yaptığı ibadetten dolayı kendisine bir kibir ve büyüklenme geldiğini gördüğü zaman, hemen kendi kendini kontrol edip, o halinden ve o ibadetinden dolayı da Allah-u Zülcelal'e karşı tövbe etmelidir.

Kibrin diğer bir kapısı da insanların helak olduğunu ve yalnız kendisinin kurtuluşa erdiğini sanmaktır

Halbuki esas helaka uğrayanlar, bu düşünceyi taşıyanlardır. Nitekim, Hz. Peygamber (sav) bir hadis-i şeriflerinde;

“İnsanlar helak oldu! diyeni duyduğunuz vakit, (iyi bilin ki) asıl helakte olan kendisidir.”  (Müslim, Ebu Hureyre) Başka bir hadis-i şe-riflerinde ise:

“Bir kula, din kardeşini hakir görmesi, kötülük olarak yeter.”  (Müslim, Ebu Hureyre) buyurmuştur.

Eski bir rivayette şöyle geçmektedir:

İsrailoğulları zamanında, kötülüğü ile meşhur bir adam vardı. Herkese zulüm yapardı. Bir gün, bir abidin yanından geçerken, kendi kendine:

“Bu da Allah'ın kulu, ben de Allah'ın kuluyum. Bu iyi bir insan, bense kötü bir insanım. Bunun yanında biraz oturayım, belki Allah-u Zülcelal onun hürmetine beni de affeder.”  dedi ve o abidin yanına oturdu. Abid onu görünce:

“Bu kötü insan kim oluyor ki benim yanıma oturuyor”  diye kibirlendi ve onu yanından kovdu. Bunun üzerine, Allah-u Zülcelal o zamanın peygamberine şöyle vahyetti:

“Her ikisinin de geçmişini yok ettim ve o adamı da affettim.”

Şunu çok iyi bilmek lazımdır ki, kim kendisini başkasından üstün görürse, bu cehaleti sebebiyle bütün amelini mahvetmiş olur.

 

Kibrin Diğer Sebepleri de Şunlardır

Birincisi; asaletle övünmektir

Asil bir aileye mensup olan kimse, kendisi gibi olmayanları hakir görür. Hatta ilim ve amelde kendisinden üstün olsa da ona kıymet vermez.

Bir gün Hz.Ebu Zer (ra) ile Hz.Bilal (ra) şiddetli bir tartışmaya girişmişlerdi.

Ebu Zer (ra), Bilal'e (ra):

“Kara kadının oğlu”  dedi. Bilal (ra) da bu sözünden dolayı onu Hz. Peygamber (sav)'e şikayet etti.

Peygamber Efendimiz (sav), Ebu Zer'e:

“Söylediğin bu söz, cahiliyet dönemindeki kibirden kalbinde kalan bir şeydir.”  dedi. Bunun üzerine, Hz.Ebu Zer kendini yere attı ve Hz.Bilal ayağı ile kafasına basıncaya kadar, başını yerden kaldırmamaya yemin etti.”  (Buhari, İman, sh.22)

Yine, iki kişi Peygamber Efendimiz (sav)'in huzurunda birbirlerine üstünlük taslayarak tartışıyorlardı. Biri dedi ki:

“Ben falancanın oğluyum. Sen kimsin? Senin annen bile belli değildir.”  Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sav) buyurdu ki:

“Musa (as)'ın yanında iki adam böyle birbirlerine karşı övünmeye kalkıştı. Hatta birisi dokuz batın geriye kadar saydı. Allah-u Zülcelal Musa (as)'ya şöyle vahyetti:

“Ey Musa! Ona söyle, iftihar ettiği dokuz kişi cehennemdedir. Kendisi de onuncusudur.”  (İbni Mübarek)

İkincisi, güzellikle övünmektir. Bu daha çok kadınlarda görülür. Bu da başkalarını ayıplamaya, küçük düşürmeye ve gıybete sebep olur.

Üçüncüsü, Servet ile övünmektir.

Dördüncüsü, Kuvvet ile övünmektir.

Beşincisi ise nüfuzuyla övünmektir. Adamlarının, yardımcılarının, akraba ve çocuklarının çokluğu ile kibirlenmektir.

 

KİBİRİ TEDAVİ ETMENİN YOLU

İnsan, kendisinde bulunan kibri, ancak onu yok edecek ilaçları kullanıp tedavi olmak suretiyle yok edebilir. Bunun yolu da, kibri kalpten kökünden söküp atmaktır. Bunun ilacı da ilim ve ameldir. İnsan, ancak bu ilaçları kullanarak tedavi olabilir.

İlim, insanın kendisini ve Rabbini tanımasına vesile olur. İnsan kendisini bildiği zaman, her şeyden daha aşağı ve herşeyden mahrum olduğunu anlar.

Bunu anlayan kimse de tevazu ehli olur. Rabbini bildiği zaman da kibir ve azametin, yalnız O'nun şanı olduğunu idrak eder. Nitekim Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede;

“İnsan, kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmez mi ki, hemen apaçık bir hasım kesilir.”  (Yasin; 77) buyurmuştur. Bunu bilen bir kimse, daha nasıl kibirlenebilir ki?

Kibrin tedavi edilmesinin bir yolu da ameldir. Bu da Allah için bütün insanlara tevazu göstermektir. Bunun yolu da, ancak Peygamber Efendimiz (sav)'e, ashab-ı kiram ve saadatın ahlakına, denizden bir damla da olsa ittiba ve taklit etmekle mümkündür.

Kibiri tedavi etmenin diğer bir yolu da yukarıda kibire sebep olan şeyler diye saydığımız sebepleri terketmektir.

Bunlardan birincisi; asaletle övünmektir. Asâleti ile kibirlenen kimse iki şeyi bilmekle kendisini tedavi edebilir:

1. Başkasının kemali ile öğünmek, büyük bir cehalettir.

2. Hakiki asaleti bilmektir. Bunun ise başı meni, sonu topraktır.

İkincisi; güzellikle övünmektir. Bunun çaresi de, hayvan gibi dış görünüşe değil, aklı başında olan bir insan gibi kalbine, ruhuna, sırrına bakmaktır. İnsan maneviyatına yöneldiği zaman, güzelliği ile övünmesini engelleyecek birçok çirkin sıfatları görür ve kendisinde bulunan kibrin yanlış olduğunu anlar. Bunları düşünüp muhasebe eden kimse, güzelliği ile nasıl övünebilir ki?

Üçüncüsü; kuvvet ve kudretine güvenerek kibirlenmektir. Halbuki insan hastalıklara dayanamadığını, bir sinekle başa çıkamayacağını, bir dikenin vücuduna batmasıyla nasıl aciz kaldığını düşünse, kuvvet ve kudreti ile kibirlenmenin ne kadar da boş olduğunu  anlar ve bu kibrinden vazgeçer.

Dördüncüsü; servet, aile efradı ve etrafında bulunan adamların çokluğu ile kibirlenmektir. Bu, kibrin en çirkin olanıdır. Çünkü, bu mal ve servet kendisinin değildir. Kendisi bunların sadece çobanıdır. Allah-u Zülcelal tüm bunları nasıl vermişse, öyle de geri alabilir. İnsanın yanında emanet bulunan bir şeyle kibirlenmesi de ahmaklıktır.

Beşincisi; ilim ile kibirlenmektir. İlim ile kibirlenmek, afetlerin en büyüğüdür. Hastalıkların en ağırı ve tedaviyi en zor kabul edenidir. Bunu tedavi edebilmek için çok büyük gayret göstermek lazımdır.

Alim bir kimse, cahillere baktığı zaman, kendisini onlardan üstün görmekten alıkoyamaz. Alim ancak şu iki şeyi bilmekle kendisini kibre düşmekten koruyabilir.

1-Allah-u Zülcelal'in katında âlimin sorumluluğu daha fazladır. Çünkü, bir günahı bilerek işleyen bir kimse ile onun günah olduğunu bilmeden yapan kimse elbette bir değildir. Nitekim Peygamber Efendimiz (sav) bir hadis-i şeriflerinde;

“Kıyamet gününde bir âlim getirilir ve cehenneme atılır. (Onun) bağırsakları dökülür. Su çeken merkep gibi onların etrafında döner durur. Cehennem halkı onun başına toplanır ve:

‘Bu halin nedir?’  diye sorarlar. O da şöyle cevap verir:

‘Ben dünyada iken hayrı, emreder kendim yapmazdım; kötülükten men'eder kendim yapardım; işte cezamı çekiyorum.”  (Buhari, Ebu Usame) buyurmuştur.

İşte, âlim olan kimseye, bu tehlike yeter de artar bile. Bir âlim herhangi bir cahilden kendisini üstün görüp kibirlense, bu tehlikeyi düşünüp, hemen o kibri terketmelidir.

Âlim olan kişi, zahiri ve manevi kusurlarını düşünüp Allah-u Zülcelal'in emir ve nehiylerindeki kusurlarını hatırlar ve kendisini bekleyen tehlikeleri düşünürse, muhakkak kendisini esir eden kibrinden vazgeçer.

2- Kibir, ancak Allah-u Zülcelal'e mahsustur. Alim olan kişi bunu bilir ve kibir yaptığı zaman, Allah-u Zülcelal'in kendisine ga-zaplanacağını, ancak tevazu ehli olmakla Allah'ı razı edebileceğini bilmelidir.

Allah-u Zülcelal’e karşı kibir yapanın hali perişanlık olur. İşte bunları bilen alim, nefsini kibir yapmamak için zorlar ve böylelikle kalbinden kibir hastalığı çıkar.

Bir kimse son nefesinde akibetinin ne olacağını düşünür ve nasıl bir tehlike ile karşı karşıya bulunduğunu idrak ederse, değil bir fasığa, bir kâfire karşı dahi kibirlenmesi mümkün değildir.

Demek ki, insanın görevi, kim olursa olsun, hiç kimseye kibir yapmamaktır. İnsan bir cahil gördüğü zaman;

“Bu  adam  cahil olduğu için günah işliyor olabilir; bense bilerek günah işliyorum. Bunun mazereti vardır, benim hiçbir bahanem yok”  demelidir. Bir alim gördüğünde;

“Bu benim bilmediklerimi biliyor. Ben buna nasıl emsal olabilirim.”  demelidir.

Yaşlı birini gördüğünde:

“Bu kişi benden daha fazla Allah-u Zülcelal'e ibadet etmiştir.”  Kendisinden küçük birisini gördüğü zamanda;

“Bunun günahı benden daha azdır”  demelidir.

Bütün bunlara bakarak, herkese düşen görev, kendi akibeti için nefsini ıslah etmek ve kalbini Allah-u Zülcelal'e karşı düzeltmekle meşgul olmaktır. Kendisi tehlikede olduğu halde, başkasına acıyan kimse, büyük bir yalancıdır.

Altıncısı ise; ibadet ve vera ile kibirlenmektir. Bu da insan için çok büyük bir tehlike olabilir. Bundan kurtulmanın çaresi, bütün insanlara karşı tevazuuyu kalbine yerleştirmeye çalışmak, ben bu kadar ibadet yapıyorum, şu kadar zikir yapıyorum, onlar yapmadı ama benim bu yaptıklarımı Allah-u Zülcelal kabul etmemiş olabilir, diye insan düşünmekdir.

Netice olarak, akibetini bilmeyen ve kötü kimselerden olabileceği ihtimalini düşünen kimsenin kibirlenmesi mümkün değildir. Bir kimse de bu korku hakim olduğu sürece, herkesi kendinden üstün görmeye başlar. Bu da en faziletli ve doğru olandır.

İşte kibri kalpten söküp atacak çareler bunlardır.

 

KİBRİN TEDAVİ OLUP OLMADIĞININ  ANLAŞILMASI

 

1-İnsan herhangi bir meselede kendi emsali ile kendisini tecrübe edip, kibrinin kaybolup kaybolmadığını anlayabilir. Eğer bir hakikati, karşısındaki dile getirdiğinde, bu ağırına gider, memnunlukla karşılamaz ve kabul etmezse, henüz kalbinde gizli bir kibir var demektir.

Bundan Allah-u Zülcelal'e sığınıp, ilim ve amel yapmak suretiyle bu halden kurtulmaya çalışmak lazımdır.

2-İnsan, emsal ve akranları ile aynı meclislere gidip, yolda onları öne geçirmek ve meclislerde arkada oturmak suretiyle, kendisinde kibrin bulunup bulunmadığını öğrenebilir. Şayet onları öne geçirmek, onların arkasında oturmak, kendisine ağır geliyorsa, henüz daha kalbinde kibir var demektir.

Eğer böyleyse, kendini buna zorlayarak ve buna alışmaya, bu ağırlığı üzerinden atmaya gayret etmesi lazımdır. Ancak böyle davranarak kalbindeki kibri kırabilir.

3-Fakir kimselerin davetine katılmak, arkadaş ve yakınlarının işlerini görmekten geri kalmamak suretiyle, kibirli olup olmadığını anlayabilir.

Bu davranış ağırına gidiyorsa, kendisinde kibir var demektir. Halbuki bu davranışlar hem güzel ahlaktır, hem de mükâfâtı çoktur.

Bunlardan kaçınmak, kalbinde manevi kirlerin bulunmasındandır. Bu gibi işleri yapmak suretiyle içindeki bu kirlerden temiz-lenmeye çalışmalıdır. Ancak böylelikle kibir hastalığından kurtulabilir.

4-Kendisinin ve arkadaşlarının eşyalarını bizzat kendisi taşıyarak, kendisinde kibir olup olmadığını anlayabilir. Bundan çekinirse, yine kalbinde kibir var demektir.

5-Eski elbise giymekle kendisinde kibir olup olmadığını anlayabilir.

İşte buraya kadar anlatmış olduğumuz kibir, çok tehlikeli bir kalp hastalığıdır. Aynı zamanda Allah-u Zülcelal'in rızasına giden cennet yolunda çok büyük bir engeldir.

Bunun bir an önce tedavi edilmesi gerekir. Çünkü, kalbin bu gibi manevi hastalıklardan temizlenmesi, sonsuz olan ahiret saadetinin kazanılması demektir

R/ VE/ ALINTILAR::

Kalıcı Bağlantı
« Önceki - Sonraki »

GİRESUN -TİREBOLU-İST-EYÜP

GİRESUN TİREBOLU.İST.EYÜP.www.yaglikuyumcuderneyi.com www.konyevi.net www.tirebolu.4t.com www.tirebolu.org www.görele.gen.tr www.haber7.com www.habervaktim.com

Son Yazılarım

Arkadaşlarım

Kategorilerim

Bağlantılarım

Designed by In Obscuro