KİBİR

18/6/2009 -Kategori: islam

DİNİ / KONULA

KİBİR

Kalbi hasta eden ve cennet yolu üzerinde büyük bir engel olarak duran hastalıklardan birisi kibirdir.

Kibir; insanın kendisini başkalarından daha büyük olduğunu zannetmesi, tekebbür ise, bu düşünceyi hareketleri ile ortaya koymasıdır. Halbuki büyük olduğunu iddia etmek, ancak Allah-u Zülcelal'e layıktır. Mahlukattan kim bunu iddia ederse, o yalancıdır.

Kibir; kendini beğenmekten kaynaklanır. Kendini beğenmek ise bütün güzelliklerin hakiki kaynağını bilmemektir.

Güzel huylar, cenneti âlânın kapılarıdır. İşte kibir, insan ile bu kapılar arasına çekilmiş bir perdedir.

Allah-u Zülcelal, Kur'an-ı Kerim’in pek çok yerinde, kibrin ne kadar çirkin ve sahibi için ne kadar zararlı bir ahlak olduğunu beyan etmiştir. Bir ayet-i kerimede:

“Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetleri (mi anlatmaktan) çevireceğim”  (Araf 146)

Başka bir ayet-i kerimede:

“Kibirlenen ve büyüklenenlerin, Allah kalp (leri)ni mühürlemiştir.”  (Mümin 35) Başka bir ayet-i kerimede de:

“Bana kulluk yapmayı büyüklüklerine yediremeyenler aşağılanmış   olarak   cehenneme   gireceklerdir.”    (Mümin; 69)   buyurmuştur.

Peygamber Efendimiz (sav) de bir hadis-i şeriflerinde:

“Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan (insan)'ı Allah-u Zülcelal yüzüstü cehenneme atar”  (Ahmed ve Beyhaki)  buyurmuştur.

Başka bir hadis-i şeriflerinde:

“Böbürlenen mütekebbirler, kıyamet gününde zerreler gibi ayak altında haşrolurlar. Herkes onları çiğner. Her küçük, onların üstünde ve onlardan büyüktür. Sonra cehennemin ‘boles’ adındaki bir zindana atılırlar. Cehennem ateşi onları kaplar. Onların içeceği, cehennem halkının eriyen cesetlerinin suyudur.”  (Tirmizi, Amr bin Şuayb) buyurmuştur.

Vehb (ra) şöyle demiştir: “Allah-u Zülcelal Adn cennetini yarattığı zaman, ona baktı ve “Sen, mütebbirlere haramsın. Onlar sana giremezler.”  buyurdu.

Muhammed bin Hüseyin (ra) da: “İnsan kibirlendiği zaman aklı azalır.”

Şeytanın birçok zinetleri ve aletleri vardır. Onun zinet ve aletlerinden biri de Allah-u Zülcelal'in nimetlerine karşı gösteriş yapmak, kullarına karşı kibir yapmak ve nefsin arzularına uymaktır.

O kul, ne kötü bir kuldur ki kibirlenerek, kibirlilerin gerçek sahibi Allah-u Zülcelal'i unutur.

Şah-ı Hazne (ks), Gavs (Abdülhakim) hz.lerine yazdığı bir mektupta:

“Kendini moskof kafirlerinden iyi görme. Olabilir ki o bir gün iman eder ve Allah-u Zülcelal'in yanında tertemiz olur”  demiştir. Onun için insan her türlü hata ve günahın kaynağı olan kibirden kendisini muhafaza etmek için gayret göstermelidir.

Şunu hiç unutmamak gerekir ki, şeytan aleyhillaneyi, Adem (as)'e secde etmekten ve ebedi olarak Allah-u Zülcelal'in rahmetinden mahrum eden kibirdir.

Bütün bunlara bakarak;

“Yeryüzünde kibir ve azemetle yürüme. Çünkü asla yeri yaramazsın ve boyun da dağlara ulaşamaz.”  (İsra 37)

“İnsan şimdi baksın, neden yaratıldı. O, atılan bir sudan yaratıldı.”  (Tarık; 5-6)

“Kahrolası insan, ne nankör şey. (Bu kibir nedir? O hiç düşünmez mi) onu yaratan neden yarattı? Bir meni parçasından yarattı da insan biçimine koydu.”  (Abese; 17-19) Bu ayet-i kerimeleri bizim için ne kadar güzel uyarılardır. İnsan, bu uyarılara bakarak, daha neyi ile kibirlenebilir ki?

Ebu Bekir Huzeli (ks) demiştir ki:

Bir gün Hasan-ı Basri (ks) ile beraberdik. Amr bin Ehtem gelip mihrabın yanına geçmek istedi. Üzerinde topuklarına kadar uzanan, altın işlemeli bir elbise vardı. Sallana, sallana yürüyordu. Hasan-ı Basri (ks) ona dedi ki:

“Aman bu ne kibir! Kibrinden  kimseyi görmüyor sağına, soluna bakarak yürüyorsun. Sen ne kadar ahmaksın ki hakkı ödenmemiş gayri meşru kazancına bakıp böbürleniyorsun. Vallahi senin bu yürüyüşün delilerin yürüyüşü gibidir.”  Bu sözleri işiten Amr bin Ehtem, Hasan-ı Basri'den özür dilemek için yanına gelince, yine ona şöyle dedi:

“Benden özür dileme. Rabbine tövbe et. Sen Allah-u Zülcelal'in;

“İnsanları küçümseyip yüz çevirme, yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Şüphesiz Allah, kendini beğenip övünen hiç kimseyi sevmez.”  (Lokman; 18) buyurduğunu duymadın mı?”

 

KİBRİN AFETLERİ

 

Kibirlenen ve böbürlenen insan, sanki kabri geride bırakmış ve amelinin mükâfatını almış gibi gençliği ile mağrur olur. Halbuki  önünde çok büyük tehlikeler vardır. Bu tehlikelerden kendisini koruyabilmek için kalbini ıslah etmeye yönelmesi lazımdır. Çünkü Allah-u Zülcelal, kullarından bedenlerini değil, kalplerini ıslah etmelerini istemektedir.

Kibrin insan için birçok afetleri vardır. Kibirli kimse, kendisi için sevdiği bir şeyi, başkası için sevmez. Yani kendisinde olmasını istediği birşeyin başkasında olmasını istemez.

Kibirli kimsede, ancak müttakilerin ahlakı olan tevazu bulunmaz.

Kibirli kimse kin, haset, çekememezlik gibi hastalıklardan kurtulamaz. Halbuki bu hastalıkların terkedilmesinde, Allah-u Zülcelal'in izzet ve şerefi vardır.

Kibirli kimse, nasihatı kabul etmez. İnsanların gıybetini yapmaktan kendini alamaz.

Kibirli kimse, bu kibrini muhafaza etmek için her kötülüğü yapabilir ve böylelikle iyi hasletleri kaybeder.

Kibir sahipleri, tefekkür etmekten ve ibret almaktan mahrumdurlar. Nasıl, bir ürün sulu ve yumuşak topraklarda yetişir, sert ve susuz topraklarda yetişmezse, hikmette mütevazi kalplerde yetişir, kibirli olan kalpte yetişmez. Başını tavana kadar kaldıran kimsenin başı tavana değer ve yaralanır. Başını eğen kimselere de, tavan gölge olur ve onları korur.

 

KİBİR KİMLERE KARŞI YAPILIR?

 

Kibir Allah-u Zülcelal'e, O'nun Peygamberine veya diğer insanlara karşı yapılır.

1-Allah-u Zülcelal'e karşı yapılan kibir, kibrin en kötüsüdür. İnsanı buna sürükleyen şey, cehalet ve azgınlıktır. Firavun kibrinden dolayı:

“Ben sizin Rabbinizim”  (Naziat; 24) demiş ve Allah-u Zülcelal'e kul olmayı kabul etmemiştir. Onun için de Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede: 

“Onlara 'Rahmana secdeye varın' denildiği zaman; 'Rahmanda neymiş? Bize emrettiğin şeye mi secde edeceğiz' derler. Bu onların büsbütün imandan uzaklaşmalarını arttırır.”  (Furkan; 60) buyurmuştur.

2-Diğer bir kibirde peygamberlere karşı yapılan kibirdir. Bu, insanın kendisi gibi bir insana uymayı kabul etmemesidir. Bu bazen bilmeden cehaletle olur, bazen de bilerek olur.

Nefis, insanın hakkı kabul etmesine ve peygambere uymasına engel olur. Bu kimseler hakkında Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede;

“Bizim gibi iki insana mı uyacağız.”  (Müminun; 47) buyurmuştur. Peygamberlere karşı yapılan kibir, Allah-u Zülcelal'e karşı kibirden bir derece aşağı olmasına rağmen, ona çok yakındır. Çünkü bu da Allah-u Zülcelal'in emirlerini kabul etmemektir.

3-Kibrin üçüncü derecesi ise, insanlara karşı yapılan kibirdir. Bu da kendini büyük, karşısındakini küçük görmektir. İki sebepten dolayı insan için çok tehlikelidir.

Birincisi; Kibir, izzet ve üstünlük ancak Allah-u Zülcelal'e yaraşır. İnsan kibirlendiği zaman, aynen bir hizmetçinin padişahın tacını giyip, tahtına oturup hükmetmesine benzer. Tabii bir hizmetçi böyle yaptığı zaman, padişah tarafından ağır bir şekilde cezalandırılır. Onun içinde Peygamber Efendimiz (sav) Hadis-i Kutside şöyle buyuruyor:

“Allah-u Zülcelal buyuruyor ki: Azamet benim izarım (gömlek), kibriyalıkta ridam (cübbe)'dır. Kim benimle bu hususta ortaklığa kalkışırsa belini kırarım”  buyurmuştur.

Kibir, ancak Allah-u Zülcelal'e layık olup, kullarından hiç birine layık olmadığına göre; O’nun kullarına karşı kibir yapmaya kalkışanlar Allah-u Zülcelal'e karşı günah işlemiş olurlar.

İkincisi; Kibir öyle bir rezilliktir ki kibirli, Allah-u Zülcelal'in bütün emir ve nehiylerine karşı muhalefet etmeye davet eder. Zira kibirli bir insan, başka birisinden hakikati duysa, dahi kabul etmek istemez, hemen karşısına çıkar.

Onun için dini konularda tartışanlar, hemen birbirlerini inkara kalkışırlar. Hatta birisi doğruyu, hasmı olan kişinin ağzından duysa, hemen çeşitli yollardan bile bile onu çürütmeye çalışır. Halbuki bu hal, kâfir ve münafıkların bir vasfıdır.

İbni Mesud (ra):

Bir adama; “ Allah'tan kork”  denildiği zaman;

“Sen kendine bak, bana karışma”  dedi mi, bu günah olarak kendisine yeter”  buyurmuştur.

Demek ki kibir, insanlara karşı da yapılsa, çok yanlış bir yoldur. Çünkü, insanı diğer insanlardan başlamak suretiyle Allah-u Zülcelal'e karşı kibretmeye kadar götürür. İlk olarak şeytan, Adem (as)'a karşı kibirleniyordu. Allah-u Zülcelal:

“Adem'e secde edin”  diye emrettiği zaman dedi ki:

“Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın. Onu da topraktan yarattın”  (Sad;76)

Ve bu hali sebebiylede en sonunda Allah-u Zülcelal'in düşmanı oldu ve O'nun rahmetinden ebedi olarak kovuldu.

 

KİBRİN SEBEPLERİ

İnsan, kendisini büyük görmedikçe; onda kibir olmaz. Kendini büyük görmek için de kendisinde kemal sıfatlarından birinin bulunmasına inanmış olması gerekir. Kemal sıfatları ise dini ve dünyevi olmak üzere iki kısımdır.

Dini kemal, ilim ve ameldir. Dünyevi üstünlük sıfatları ise asalet, güzellik, kuvvet, servet ve nüfuz gibi şeylerdir.

İlim, kibrin birinci kapısıdır

İlim sahibi olan kişi, hemen ilmin şerefiyle şereflenmek ister. Kendisini büyük görerek, diğer insanları hakir görmeye başlar. Her yerde, insanlardan saygı ve hürmet bekler ve gördüğü saygı ve hürmetin kendi hakkı olduğunu düşünür.

Bu, ilim sahibi kişinin dünyevi açıdan yaptığı kibirdir. Ahiret bakımından da, ilmi sayesinde kendisini Allah-u Zülcelal'e  herkesten daha yakın görür. Kendisini daima üstün olarak görüp, başka insanlar için endişelenir; fakat kendisini emniyette hisseder.

Oysa gerçek ilim, insanın kendisini ve Rabbini bilip, son nefesinde dünyadan imanlı olarak mı, yoksa imansız olarak mı ayrılacağından korkmasıdır. İşte bu hakiki ilim, insanın emin olmasını değil, Allah-u Zülcelal'den korkmasını, tevazu ve huşuunu arttırır.  Gerçek  ilim  sahibi,  bu ilim  nimetinin şükrünü hakkıyla yerine getirmediğini ve Allah-u Zülcelal'in;

“Sana verdiğim ilim ile ne yaptın”  diye kendisini sorguya çekeceğini düşünerek, herkesi kendinden hayırlı görendir. Onun için Ebu'd Derda (ra) buyurmuştur ki;

“İlmi çoğalan kimsenin sancıları çoğalır.”

Demek ki ilim, kibrin en büyük sebebidir.

Huzeyfe (ra) bir gün cemaate namaz kıldırıp selam verdikten sonra, dedi ki:

“Bundan sonra kendinize ya başka bir imam bulursunuz, yada namazınızı  yalnız  başınıza  kılarsınız.  Ben  bir  daha   imamlık   yapmam. Çünkü namaz kıldırırken, aklımdan;

“Bu cemaatte imamlığa benden daha layık kimse yok”  diye bir düşünce geçti. Bu da kibir alametidir. Onun için bir daha imamlık yapmam.”

Onlar, Allah-u Zülcelal'in emir ve nehiylerini ince ince yerine getiriyorlardı. Buna rağmen, kendi üzerlerinde bir muhafız gibi davranıyorlar ve kalplerini daima kontrol ediyorlardı. Onların bu hallerinden gücümüz yettiği kadar ibret almamız lazım.

Çünkü Allah-u Zülcelal, saniyesi saniyesine kalbimize mutta-lidir, vakıftır. Kalbimizde olan biten herşeyden haberdardır.

Allah-u Zülcelal, bütün dünyayı Hz.Süleyman (as)'ın emrine vermişti. Hz.Süleyman (a.s.) bir gün memleketine şöyle bir göz atınca, kalbi memleketine meyletti, ondan hoşlandı. Bunun üzerine, Allah-u Zülcelal rüzgara:

“Onun elbiselerini kaldır”  diye emretti. Rüzgar da onun elbiselerini havaya uçurdu ve Süleyman (as)'ın avret yerleri açıkta kaldı. Süleyman (as) rüzgara:

“Ey rüzgar! Elbiselerimi yerine getir!” diye emretti.Rüzgar da:

“Sen de kalbini yerine getir”  diye cevap verdi.

Kibrin bir kapısı da amel ve ibadettir

Amel ve ibadet sahipleri, başkalarına böbürlenme rezaletinden kurtulamazlar. Oysa  bazı evliyalar:

“Amelin meyvesi, tevazudur”  demişlerdir. Onun için insan, yaptığı ibadetten dolayı kendisine bir kibir ve büyüklenme geldiğini gördüğü zaman, hemen kendi kendini kontrol edip, o halinden ve o ibadetinden dolayı da Allah-u Zülcelal'e karşı tövbe etmelidir.

Kibrin diğer bir kapısı da insanların helak olduğunu ve yalnız kendisinin kurtuluşa erdiğini sanmaktır

Halbuki esas helaka uğrayanlar, bu düşünceyi taşıyanlardır. Nitekim, Hz. Peygamber (sav) bir hadis-i şeriflerinde;

“İnsanlar helak oldu! diyeni duyduğunuz vakit, (iyi bilin ki) asıl helakte olan kendisidir.”  (Müslim, Ebu Hureyre) Başka bir hadis-i şe-riflerinde ise:

“Bir kula, din kardeşini hakir görmesi, kötülük olarak yeter.”  (Müslim, Ebu Hureyre) buyurmuştur.

Eski bir rivayette şöyle geçmektedir:

İsrailoğulları zamanında, kötülüğü ile meşhur bir adam vardı. Herkese zulüm yapardı. Bir gün, bir abidin yanından geçerken, kendi kendine:

“Bu da Allah'ın kulu, ben de Allah'ın kuluyum. Bu iyi bir insan, bense kötü bir insanım. Bunun yanında biraz oturayım, belki Allah-u Zülcelal onun hürmetine beni de affeder.”  dedi ve o abidin yanına oturdu. Abid onu görünce:

“Bu kötü insan kim oluyor ki benim yanıma oturuyor”  diye kibirlendi ve onu yanından kovdu. Bunun üzerine, Allah-u Zülcelal o zamanın peygamberine şöyle vahyetti:

“Her ikisinin de geçmişini yok ettim ve o adamı da affettim.”

Şunu çok iyi bilmek lazımdır ki, kim kendisini başkasından üstün görürse, bu cehaleti sebebiyle bütün amelini mahvetmiş olur.

 

Kibrin Diğer Sebepleri de Şunlardır

Birincisi; asaletle övünmektir

Asil bir aileye mensup olan kimse, kendisi gibi olmayanları hakir görür. Hatta ilim ve amelde kendisinden üstün olsa da ona kıymet vermez.

Bir gün Hz.Ebu Zer (ra) ile Hz.Bilal (ra) şiddetli bir tartışmaya girişmişlerdi.

Ebu Zer (ra), Bilal'e (ra):

“Kara kadının oğlu”  dedi. Bilal (ra) da bu sözünden dolayı onu Hz. Peygamber (sav)'e şikayet etti.

Peygamber Efendimiz (sav), Ebu Zer'e:

“Söylediğin bu söz, cahiliyet dönemindeki kibirden kalbinde kalan bir şeydir.”  dedi. Bunun üzerine, Hz.Ebu Zer kendini yere attı ve Hz.Bilal ayağı ile kafasına basıncaya kadar, başını yerden kaldırmamaya yemin etti.”  (Buhari, İman, sh.22)

Yine, iki kişi Peygamber Efendimiz (sav)'in huzurunda birbirlerine üstünlük taslayarak tartışıyorlardı. Biri dedi ki:

“Ben falancanın oğluyum. Sen kimsin? Senin annen bile belli değildir.”  Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sav) buyurdu ki:

“Musa (as)'ın yanında iki adam böyle birbirlerine karşı övünmeye kalkıştı. Hatta birisi dokuz batın geriye kadar saydı. Allah-u Zülcelal Musa (as)'ya şöyle vahyetti:

“Ey Musa! Ona söyle, iftihar ettiği dokuz kişi cehennemdedir. Kendisi de onuncusudur.”  (İbni Mübarek)

İkincisi, güzellikle övünmektir. Bu daha çok kadınlarda görülür. Bu da başkalarını ayıplamaya, küçük düşürmeye ve gıybete sebep olur.

Üçüncüsü, Servet ile övünmektir.

Dördüncüsü, Kuvvet ile övünmektir.

Beşincisi ise nüfuzuyla övünmektir. Adamlarının, yardımcılarının, akraba ve çocuklarının çokluğu ile kibirlenmektir.

 

KİBİRİ TEDAVİ ETMENİN YOLU

İnsan, kendisinde bulunan kibri, ancak onu yok edecek ilaçları kullanıp tedavi olmak suretiyle yok edebilir. Bunun yolu da, kibri kalpten kökünden söküp atmaktır. Bunun ilacı da ilim ve ameldir. İnsan, ancak bu ilaçları kullanarak tedavi olabilir.

İlim, insanın kendisini ve Rabbini tanımasına vesile olur. İnsan kendisini bildiği zaman, her şeyden daha aşağı ve herşeyden mahrum olduğunu anlar.

Bunu anlayan kimse de tevazu ehli olur. Rabbini bildiği zaman da kibir ve azametin, yalnız O'nun şanı olduğunu idrak eder. Nitekim Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede;

“İnsan, kendisini bir nutfeden yarattığımızı görmez mi ki, hemen apaçık bir hasım kesilir.”  (Yasin; 77) buyurmuştur. Bunu bilen bir kimse, daha nasıl kibirlenebilir ki?

Kibrin tedavi edilmesinin bir yolu da ameldir. Bu da Allah için bütün insanlara tevazu göstermektir. Bunun yolu da, ancak Peygamber Efendimiz (sav)'e, ashab-ı kiram ve saadatın ahlakına, denizden bir damla da olsa ittiba ve taklit etmekle mümkündür.

Kibiri tedavi etmenin diğer bir yolu da yukarıda kibire sebep olan şeyler diye saydığımız sebepleri terketmektir.

Bunlardan birincisi; asaletle övünmektir. Asâleti ile kibirlenen kimse iki şeyi bilmekle kendisini tedavi edebilir:

1. Başkasının kemali ile öğünmek, büyük bir cehalettir.

2. Hakiki asaleti bilmektir. Bunun ise başı meni, sonu topraktır.

İkincisi; güzellikle övünmektir. Bunun çaresi de, hayvan gibi dış görünüşe değil, aklı başında olan bir insan gibi kalbine, ruhuna, sırrına bakmaktır. İnsan maneviyatına yöneldiği zaman, güzelliği ile övünmesini engelleyecek birçok çirkin sıfatları görür ve kendisinde bulunan kibrin yanlış olduğunu anlar. Bunları düşünüp muhasebe eden kimse, güzelliği ile nasıl övünebilir ki?

Üçüncüsü; kuvvet ve kudretine güvenerek kibirlenmektir. Halbuki insan hastalıklara dayanamadığını, bir sinekle başa çıkamayacağını, bir dikenin vücuduna batmasıyla nasıl aciz kaldığını düşünse, kuvvet ve kudreti ile kibirlenmenin ne kadar da boş olduğunu  anlar ve bu kibrinden vazgeçer.

Dördüncüsü; servet, aile efradı ve etrafında bulunan adamların çokluğu ile kibirlenmektir. Bu, kibrin en çirkin olanıdır. Çünkü, bu mal ve servet kendisinin değildir. Kendisi bunların sadece çobanıdır. Allah-u Zülcelal tüm bunları nasıl vermişse, öyle de geri alabilir. İnsanın yanında emanet bulunan bir şeyle kibirlenmesi de ahmaklıktır.

Beşincisi; ilim ile kibirlenmektir. İlim ile kibirlenmek, afetlerin en büyüğüdür. Hastalıkların en ağırı ve tedaviyi en zor kabul edenidir. Bunu tedavi edebilmek için çok büyük gayret göstermek lazımdır.

Alim bir kimse, cahillere baktığı zaman, kendisini onlardan üstün görmekten alıkoyamaz. Alim ancak şu iki şeyi bilmekle kendisini kibre düşmekten koruyabilir.

1-Allah-u Zülcelal'in katında âlimin sorumluluğu daha fazladır. Çünkü, bir günahı bilerek işleyen bir kimse ile onun günah olduğunu bilmeden yapan kimse elbette bir değildir. Nitekim Peygamber Efendimiz (sav) bir hadis-i şeriflerinde;

“Kıyamet gününde bir âlim getirilir ve cehenneme atılır. (Onun) bağırsakları dökülür. Su çeken merkep gibi onların etrafında döner durur. Cehennem halkı onun başına toplanır ve:

‘Bu halin nedir?’  diye sorarlar. O da şöyle cevap verir:

‘Ben dünyada iken hayrı, emreder kendim yapmazdım; kötülükten men'eder kendim yapardım; işte cezamı çekiyorum.”  (Buhari, Ebu Usame) buyurmuştur.

İşte, âlim olan kimseye, bu tehlike yeter de artar bile. Bir âlim herhangi bir cahilden kendisini üstün görüp kibirlense, bu tehlikeyi düşünüp, hemen o kibri terketmelidir.

Âlim olan kişi, zahiri ve manevi kusurlarını düşünüp Allah-u Zülcelal'in emir ve nehiylerindeki kusurlarını hatırlar ve kendisini bekleyen tehlikeleri düşünürse, muhakkak kendisini esir eden kibrinden vazgeçer.

2- Kibir, ancak Allah-u Zülcelal'e mahsustur. Alim olan kişi bunu bilir ve kibir yaptığı zaman, Allah-u Zülcelal'in kendisine ga-zaplanacağını, ancak tevazu ehli olmakla Allah'ı razı edebileceğini bilmelidir.

Allah-u Zülcelal’e karşı kibir yapanın hali perişanlık olur. İşte bunları bilen alim, nefsini kibir yapmamak için zorlar ve böylelikle kalbinden kibir hastalığı çıkar.

Bir kimse son nefesinde akibetinin ne olacağını düşünür ve nasıl bir tehlike ile karşı karşıya bulunduğunu idrak ederse, değil bir fasığa, bir kâfire karşı dahi kibirlenmesi mümkün değildir.

Demek ki, insanın görevi, kim olursa olsun, hiç kimseye kibir yapmamaktır. İnsan bir cahil gördüğü zaman;

“Bu  adam  cahil olduğu için günah işliyor olabilir; bense bilerek günah işliyorum. Bunun mazereti vardır, benim hiçbir bahanem yok”  demelidir. Bir alim gördüğünde;

“Bu benim bilmediklerimi biliyor. Ben buna nasıl emsal olabilirim.”  demelidir.

Yaşlı birini gördüğünde:

“Bu kişi benden daha fazla Allah-u Zülcelal'e ibadet etmiştir.”  Kendisinden küçük birisini gördüğü zamanda;

“Bunun günahı benden daha azdır”  demelidir.

Bütün bunlara bakarak, herkese düşen görev, kendi akibeti için nefsini ıslah etmek ve kalbini Allah-u Zülcelal'e karşı düzeltmekle meşgul olmaktır. Kendisi tehlikede olduğu halde, başkasına acıyan kimse, büyük bir yalancıdır.

Altıncısı ise; ibadet ve vera ile kibirlenmektir. Bu da insan için çok büyük bir tehlike olabilir. Bundan kurtulmanın çaresi, bütün insanlara karşı tevazuuyu kalbine yerleştirmeye çalışmak, ben bu kadar ibadet yapıyorum, şu kadar zikir yapıyorum, onlar yapmadı ama benim bu yaptıklarımı Allah-u Zülcelal kabul etmemiş olabilir, diye insan düşünmekdir.

Netice olarak, akibetini bilmeyen ve kötü kimselerden olabileceği ihtimalini düşünen kimsenin kibirlenmesi mümkün değildir. Bir kimse de bu korku hakim olduğu sürece, herkesi kendinden üstün görmeye başlar. Bu da en faziletli ve doğru olandır.

İşte kibri kalpten söküp atacak çareler bunlardır.

 

KİBRİN TEDAVİ OLUP OLMADIĞININ  ANLAŞILMASI

 

1-İnsan herhangi bir meselede kendi emsali ile kendisini tecrübe edip, kibrinin kaybolup kaybolmadığını anlayabilir. Eğer bir hakikati, karşısındaki dile getirdiğinde, bu ağırına gider, memnunlukla karşılamaz ve kabul etmezse, henüz kalbinde gizli bir kibir var demektir.

Bundan Allah-u Zülcelal'e sığınıp, ilim ve amel yapmak suretiyle bu halden kurtulmaya çalışmak lazımdır.

2-İnsan, emsal ve akranları ile aynı meclislere gidip, yolda onları öne geçirmek ve meclislerde arkada oturmak suretiyle, kendisinde kibrin bulunup bulunmadığını öğrenebilir. Şayet onları öne geçirmek, onların arkasında oturmak, kendisine ağır geliyorsa, henüz daha kalbinde kibir var demektir.

Eğer böyleyse, kendini buna zorlayarak ve buna alışmaya, bu ağırlığı üzerinden atmaya gayret etmesi lazımdır. Ancak böyle davranarak kalbindeki kibri kırabilir.

3-Fakir kimselerin davetine katılmak, arkadaş ve yakınlarının işlerini görmekten geri kalmamak suretiyle, kibirli olup olmadığını anlayabilir.

Bu davranış ağırına gidiyorsa, kendisinde kibir var demektir. Halbuki bu davranışlar hem güzel ahlaktır, hem de mükâfâtı çoktur.

Bunlardan kaçınmak, kalbinde manevi kirlerin bulunmasındandır. Bu gibi işleri yapmak suretiyle içindeki bu kirlerden temiz-lenmeye çalışmalıdır. Ancak böylelikle kibir hastalığından kurtulabilir.

4-Kendisinin ve arkadaşlarının eşyalarını bizzat kendisi taşıyarak, kendisinde kibir olup olmadığını anlayabilir. Bundan çekinirse, yine kalbinde kibir var demektir.

5-Eski elbise giymekle kendisinde kibir olup olmadığını anlayabilir.

İşte buraya kadar anlatmış olduğumuz kibir, çok tehlikeli bir kalp hastalığıdır. Aynı zamanda Allah-u Zülcelal'in rızasına giden cennet yolunda çok büyük bir engeldir.

Bunun bir an önce tedavi edilmesi gerekir. Çünkü, kalbin bu gibi manevi hastalıklardan temizlenmesi, sonsuz olan ahiret saadetinin kazanılması demektir

R/ VE/ ALINTILAR::

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

:: Arkadaşına Gönder!

<%EntryCommentCount%> yorum yazılmıştır
« Önceki - Sonraki »

GİRESUN -TİREBOLU-İST-EYÜP

GİRESUN TİREBOLU.İST.EYÜP.www.yaglikuyumcuderneyi.com www.konyevi.net www.tirebolu.4t.com www.tirebolu.org www.görele.gen.tr www.haber7.com www.habervaktim.com

Son Yazılarım

Arkadaşlarım

Kategorilerim

Bağlantılarım

Designed by In Obscuro